Mübarek Şehir

08.06.2020

Medine-medeniyet ancak Müslüman bir toplum fıkıhla yaşama iradesi göstererek ortaya çıkmışsa zuhur edebilir. Bu mânâda “medine-medeniyet” hem “şehir” ve hem de “fıkıhla yaşayan toplumsallık” demektir. Dolayısıyla sünnet, medine-medeniyeti oluşturma önceliklidir. “Şehir sünnettir” bunu ifade ediyor.. Medeniyet bizim için öncelikle “fıkıh toplumsallığı”dır. Maddi anlamda ileri toplumları “medeni” saymıyoruz. Adil toplumları “medeni” sayıyoruz. Bu nedenle “Batı kenti” gibi tezahür etmiş bir “şehir” de “medeni” değildir.  

Lütfi Bergen/Şehir Sünnettir

 

Bu yazı, belki kırk sene önce Ahmet Haşim’in Müslüman Saati isimli yazısını okuduğumda içime yer eden derdimden neşet etmiştir.

 

“Şimdi heyhat, eski ‘saat’le beraber akşam da, fecir de bitti. Birçoklarımız için fecir, artık gecedir ve birçoklarımızı güneş, yeni ve acayip bir uykunun ateşlerinden, eller kilitli, ağız çarpılmış, bacaklar bozuk çarşaflara dolanmış, kıvranırken buluyor. Artık geç uyanıyoruz. Çünkü hayatımıza sokulan yeni ve fena günün eşiğinde çömelmiş, kin, arzu, hırs ve haset sürülerinin bizi ateş saçan gözlerle beklediğini biliyoruz. Artık fecri yalnız kümeslerimizdeki dargın ve mağrur horozlara bıraktık. Şimdi Müslüman evindeki saat, başka bir alemin vakitlerini gösterir gibi, bizim için gece olan saatleri gündüz ve gündüz olan saatleri gece renginde gösteriyor. Çölde yolunu şaşıranlar gibi biz şimdi zaman içinde kaybolmuş kimseleriz” diyordu Ahmet Haşim.

 

Akrabalarımdan uzak kaldığımda, iş dönüşü arabadan inip kimseyle selamlaşamadan eve girdiğimde, merdivenlerden inip çıkarken karşılaştığım komşularla (alt veya üst katta oturanlar demek gerekir galiba) adlarını bilmeden yan yana yürüdüğümde, bir bayram günü bile sofraya yalnız oturduğumda hep bu yazıyı hatırladım. Şehir önemliydi. Önemini, ne olduğundan ziyade neyi yitirmemize sebep olduğu üzerinden düşünüyordum.

 

Sonra Sezai Karakoç‘un Masal şiiri düştü yüreğimize. 

 

Batılılar!

Bilmeden

Altı oğlunu yuttuğunuz
Bir babanın yedinci oğluyum ben
Gömülmek istiyorum buraya hiç değişmeden
Babam öldü acılarından kardeşlerimin
Ruhunu üzmek istemem babamın
Gömün beni değiştirmeden

 

Son mısradaki feryada içim ezilirdi, öfkelenirdim, kabullenemezdim bu mahkum yakarmasını. Şehrin mamul maddesi değiştirmektir, ne işin var elin memleketinde, kendi yurdunda kalsaydın ya, diyordum. Yurt dışına giden gurbetçi işçilerimiz geliyordu aklıma ve dilim bağlanıyordu. Şehirde yaşamanın Müslüman kalma meselesi ile alakasını kurduğumda, nasıl bir şehir sorusuna cevap bulmak esas dertlerimden biri olmuştu.

 

İsmet Özel’in Esenlik Bildirisi ve Üç Frenk Havası şiirleri yarama merhem olmuştu biraz.

 

Bir şehrin urgan satılan çarşıları kenevir
kandil geceleri bir şehrin buhur kokmuyorsa
yağmurdan sonra sokaklar ortadan kalkmıyorsa
o şehirden öcalmanın vakti gelmiş demektir.

.........

 

şehrin insanı, şehrin insanı, şehrin

kaypak ilgilerin insanı, zarif ihanetlerin

........

şehrin insanı, şehrin insanı, şehrin

bozuk paraların insanı, sivilcelerin

........

şehrin insanı, şehrin insanı, şehrin

pahalı zevklerin insanı, ucuz cesaretlerin.

 

Bunların dışında okuduğum hemen her şey, bir hatıranın yad edilmesinden daha ileri değildi. Şehir ile ilgili yazanların tamamını okumamıştım elbet; ancak okuduklarım aradığım şeyi bulmamda yardımcı olmuyordu. Şehirde inşa edilen hayatla Müslüman kalmak arasındaki irtibatın veya tenakuzun peşindeydim. Resulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) Yesrip kentine hicreti ve Medine’yi kurmasındaydı aradığım cevap. Lütfi Bergen’in kitaplarında okuduğum bu idi. Medine şehrinin kurulmasını sadece Medine Vesikası üzerinden anlatanlardan (önceleri ihmal ettiklerini düşündüğüm ama sonra gözümüzden kaçırmak için bilerek gizlediklerine inandığım şehir-müslüman münasebetine dokunmuyorlardı) yaptığım okumalar da bir yerde tıkanıp kalıyordu. Müslüman olarak hayat sürmenin imkanı şehir kurarak mümkün olabilirdi. Şöyle söylüyordu Lütfi Bergen Şehir Sünnettir kitabında; “Öncelikle biz, Medine’yi “ahkamın indiği ve tatbik bulduğu belde” şeklinde anlıyoruz. İkincisi, medine-şehir, “Cuma kılınan-Pazar kurulan” özelliğiyle pazarın üretenlere açıldığı bir beldedir. Bir diğer husus da medine-şehir, muahat-kardeşlik (ahı-ahi) ilkeleriyle birbirine bağlı bir toplumun inşa ettiği bir adalet yurdudur... “Sünnete uygun yaşamak” konusunun “Müslüman bir topluma erişmek” meselesiyle ilgisinin kurulması gerekliliğine işaret etmekteyiz. Aksi halde Hz. Peygamber (asv)’in Mekke’de kalarak “bireysel Müslümanlık” tavrı geliştirmesi gibi bir durum ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle “Sünnet”in “şehir kurmak” meselesiyle bağları sağlanmalıdır. Nitekim, Medine’nin adı “Dâru’l-hicre ve’s-Sünne”dir. Medine=şehir inşa etmeden sünnet tatbik edilebileceği fikrinde değiliz.”

 

Aradığım şey tam olarak bu idi. Ama burada onun çıktığı yolculuğun ilk adımı olan Az Gelişmişlik Üstünlüktür ve Ahlak Ayaklanması kitaplarının kıymetini de zikretmeden geçmemeliyiz. Yazı uzadıkça Lütfi Bergen kitaplarından alıntı yapmaya mecbur kalacağım. Oysa alakadar olan kişinin, tam kavrayış için yazarın kitaplarına müracaat etmesi daha doğrudur. Yine de yazının tamamının yazarın kitaplarından derç edildiğini belirtmeliyim.

 

“Bir kent eğer içinde ahkâm uygulanır hale gelmişse “medine” olur ise de bunun yetmeyeceği söylenebilecektir. “Medine” vasfı, “Medine’dekilerin birbirinin can, mal, namus hakları ile kardeşlik vasıflarına riayet etmeleri şartını da getirmektedir. Hükmün uygulanması yetmeyecek, halkın bu hükmün kendisine uygulanmasını da istiyor olması gerekecektir. ‘Dinde zorlama yoktur’ ilkesi ancak “Medine”de kendisine tatbik alanı bulabilecektir. Dolayısıyla ahkâmın iktisadî-içtimaî talebe bağlılığı kaçınılmaz durumdadır. Laikleşmiş bir toplumsal yapıda yaşayan zihinler için bunun gerçekleşmesinin imkân dışı sayılacağı açıktır. Bununla birlikte laiklik “din-dışı”lık değil “ruhban-dışılık” olarak yeniden kavrandığında “insanlar arasındaki ihtilafların çözümünün ruhbanlardan beklenemeyeceği” şeklinde anlam kazanmaktadır. Bu anlam, bizi, din’in “Medine”nin toplumsal mekânında “hakîm” değil “hakem” rolü üstlendiği fikrine götürmektedir.”

 

Lütfi Bergen medeniyet inşa edecek şehrin kurulmasını; ev (aile), mahalle, iktisadi sistem, ahlak ve salih insanlar topluluğu üzerinden dile getirir. Bu yol,  Farabi’nin Fazıl Şehir önermesine çıkmaktadır. http://www.adaletedavet.com/farabi-ve-sehir makalesi, yazarın müracaat ettiği kaynaklardan birini göstermesini bakımından ayrıca okunmalıdır. Şehir medeniyet ilişkisini “Medeniyet, siyasi-politik üst yapının tanzimi ve devlet teorisi olmayıp, Müslüman toplumun her hangi bir politik sistemin alt yapısında [iktisadî üretim ve bölüşüm sisteminde] “halifetü’l arz” vasfına uygun iradeyle şehir kurarak ticarî / içtimaî / ilmî / adlî müesseselerini var etmesidir. Hane, mahalle, muâhat, vakıf, fütüvvet ocağı, bedesten, medrese, zaviye ve kad’a sisteminin kavramları bu alt yapıya aittir. Medeniyet kavramı açısından bir üst yapı kurgusu gerçekleştirmek zorunda da değiliz” diyerek kurar yazar. Cami, şehrin değil mahallenin merkezinde yer alır. Şehirle cami ilişkisi cuma namazı üzerinden gerçekleşir ve  bu durum aynı zamanda, bir beldeye şehir denilmesinin de sebebidir. Şehir bedesten merkezlidir. Vakıf ve toprak sistemi, ekonomik faaliyetler üzerinden bir sınıf oluşmasına mani olacak şekilde konumlandırılmıştır.

 

Bu meseleyi bir yazı ile nihayetlendirmenin imkanı yok. Yazının amacını, alakadar olanları yazardan ve kitaplarından haberdar etmeye bağlayıp burada bitireyim.