Muhafazakar Sosyoloji: Handikaplara rağmen umudun merkezi

10.02.2020

Aslında yazı dizimiz devam ediyor. Sadece kısa bir es vermiş olalım.

 

Siyasal-kültürel dönüşüm üzerine yazageldiklerimizle göbekten bağlı siyasi fotoğrafı da ortaya koyalım ki, neyi neden öneregeldiğimiz daha bir vuzuha kavuşsun.

 

Gelinen nokta da artık daha sarih bir hal aldı ki, AK Parti hemen her konuda, artık bir “yenilgi muhasebesi” yapabilme çıtasını aştı, fırsatı da kaçırdı. Yakın vadede bunu yapma isteği de, istese de kapasite ortaya koyabilmesinin mümkünatı da görünmüyor. Özeleştiri, aşma, yapma/üretme değil, muktedir pozisyonu kaybetmeme adına bir söylem/retorik ve çözüm arayışları içerisinde. Bu tutum onun, “beka” söylemi üzerinden muhalefeti abluka altına alıp dağıtabilme siyasetinden başkasını güdebilmesine imkan tanımıyor. Haklı-haksız, olumlu-hatalı bir yana dış politika hamlelerini beka söylemini pekiştirmede araçsallaştırma çabası güdüyor. Kanal İstanbul gibi mega projeler de aslında “yapılabilirliği”nin ötesinde getirileriyle siyasi magazine konu oluyor. Bu konularda üzerinde sörf yaptığı kesim elbette muhafazakar-dindar sosyoloji.

 

Muhalefet de, kendi sınırlarına dayandığı için aynı sosyolojiden daha fazla oy kapma derdiyle bir “bekle-gör” siyaseti güdüyor. Hatta bu minvalde iktidarın hatalarına dayalı daha ofansif davranabilecekken, kimlik siyaseti üzerinden vurulmamak adına ataleti bile tercih ettiği söylenebilir. Buna aslında bir nevi ontolojik-siyasetsizlik de diyebiliriz. Yerel seçimlerde de sonuç elde ettiğinden ittifak denklemine güvenici bir yol izliyor. Ne yapacağından çok, ne yapmaması gerektiği üzerine odaklanarak, son kertede belirleyici olanın bu ittifak zeminin olacağına kanaat getirmiş durumda. En çok kararsızlar yüzdesi de cumhur ittifakı kanadında görününce bu durum iştah da kabartıyor.

 

Bu tablo karşısında yeni partilerin üzerine “yeni“nin ne olması gerektiğinin cevaplanmasına dair sorumluluklar düşüyor. Bunlar, -umut ettikleri kesimler bir yana- ana kertede kararsızlarla birlikte, AK Parti tabanının yaklaşık yüzde yetmişine hitap etme ana yükümlülüğüne sahipler.

 

Her konuda ön almayı içeren aktivizm kutsamasına değil, kendilerine ait sahici gündemlere ihtiyaçları olacak. Bu gündemlerin içinin doldurulması ve “kendine ait” kılınması ancak niteliksel boyutla ilgili. Nitelik de sadece meselelerin teknik-bilimsel yönleriyle değil aynı zamanda ahlaki tutarlılık boyutlarıyla da alakalı. Bu da söylemin de bir boyutunu oluşturmakta. Bazen doğru olarak savunulan şeylerin doğru oluşunu engelleyici yanlış retorik ve zamanlamalar üzerine oturması gibi.

 

Bu minvalde yeni oluşumlar, iktidar ve muhalefet kanatları ile benzeşen ve ayrışan noktalarını sarih biçimde tespit etmekle yükümlüler.

 

Öte yandan sadece bir iktidar stratejisi olmayan ve muhalefetin de ön alma taktiği olarak siyasetçi gazetecisiyle diri tuttuğu “geçmiş sorgula(tıl)masına” ilişkin de özeleştiri/muhasebe boyutuyla dayatılan itirafçılık boyutunun birbirinden iyi ayırdedilmesi gerekir. Bu konuya kısmen Ankara Ekspresi’ndeki “Nasıl bir muhalefet dili ve tarzı” başlıklı yazımızda değinmiştik. https://ankaraekspresi.com/makale-nasil-bir-muhalefet-tarzi-ve-dili-195

 

Nitekim, bilahare özellikle Fox TV’de katıldığı programda Genel Başkan Ahmet Davutoğlu bu tutuma dair veciz örnekler ortaya koymuş, sadece meraklılara değil, bu soruların ısrarla sorulmasını talep eden “elitist kamuoyu”na da bazı hafıza tazelemeleri yaptırmıştı. “Herkese/Hepsine” zamanında durdukları noktaların bazılarını hatırlatmıştı!

 

Kitlelerin ana gündemi olması hasebiyle mesela ekonomi alanındaki tematik konulara somut çözüm odaklı bir siyaset (örneğin gelecek nesilleri borçlandıran köprü-yol, EYT’liler, asgari ücret, şehir hastaneleri gibi konularda); adalet ve yargı sistemine ilişkin (mesela özelde KHK’lılarla alakalı can yakıcı konularda) atılması gereken somut adımların neler olduğuna ilişkin öneriler yanında tüm bir yargı sisteminin baştan aşağı paradigmatik/zihniyetsel ve yapısal reforma tabi tutulmasına yönelik vizyonel projeler gibi.

 

Hakeza, dış siyasette seyir ne yönde olursa olsun, mültecilerle alakalı siyaset de adalet, vicdan ve planlama boyutlarıyla birlikte kadim geleneksel tecrübe ve evrensel insan hakları merkezli bir entegrasyon talebine dayanma yükümlülüğündedir. Psikolojik duvarlar, algılar ve ulusalcı söylemlerle mücadeleyle birlikte gerektiğinde toplumun bu konuda iflah olmakta zorlanan kesimlerine zımnen ve ahlaken hal diliyle “böyle düşündüğünüz müddetçe oyunuza talip değiliz” diyebilecek bir motivasyona sahip olunmak zorundadır.

 

Nitekim aynı hususların adalet, yargı meselelerinde “hainlik”, “kriptoculuk”; Kanal İstanbul gibi konularda “üst aklın işbirlikçileri” ithamlarına da maruz kalmayı beraberinde getirebildiği de unutulmamalıdır. Dolayısıyla sadece iktidarın zaaflarının açıkça göründüğü konularda değil, bizatihi ana muhalefetin de meşruiyet ve ahlakilik açısından ayağa düşürdüğü ve propaganda malzemesi yaptığı meselelerde de ön alma yükümlülüğü söz konusudur.

 

Bu konuda şu husus asla akıldan çıkarılmamalıdır: Mesela siyaset, medya ve yargı üçlüsünün mağdur ettiği kesimlerin daha çok muhafazakar-dindar sosyolojiden oluşmasından mülhem, ana muhalefette bu sorunların çözülme iradesi gösterilmesi için çaba sarfetmekten çok, artan mağduriyetler üzerinde siyasi sörf yapma istidadı daha belirgindir. Bazı kişisel örneklerin sahiplenilip mağduriyetinin giderilmesi adına bir motivasyona sahip olmaları kimseyi aldatmamalıdır. Zira bugüne dek “adalet yürüyüşü” gibi gösteriler dışında sağlam, sağlıklı, kitleleri kuşatıcı ve sadra şifa bir muhalefet tarzı güttükleri iddia edilemez. Bazı kişisel çabalar, bu tablodaki sarih hakikati gizlemeye yetmez.

 

Siyaset yürüyüşünün popülist olmadığında yıpratıcı olmak ve bazen kısa vadede kaybettirme riskleriyle birlikte meşru, adil, ahlaki, sahici, samimi, yapıcı ve gerçekten sorun çözücü boyutlu olduğunda aynı muhafazakar sosyoloji ve hatta bu sosyoloji dışında kalanlarca da “tüm işleyen karşı propaganda mekanizmalarına rağmen- kazandırıcı olacağı unutulmamalıdır! Ki bu kazancın popülist olup yıpratıcı, kirletici ve yıkıcı olanla karşılaştırıldığında hakikat merkezli, hikmetli inşaları da beraberinde getireceği izahtan varestedir.

 

Gelecek yazımızda, kendisi olmadan ve hesaba katılmadan siyaset yapmanın ve bir “demokratik kültür inşası” gerçekleştirmenin mümkün olmadığı muhafazakar sosyolojinin zihinsel olarak kirletildiği alanlar ve bu alanlara ilişkin yukarıda çizdiğimiz ilkeler mucibince bir politik tutum izlendiği takdirde nasıl ıslah ve ihya edici bir siyasi zihniyet-muhayyile üretilebileceği üzerine tartışalım.