Müslümanın Temel Kültürü

12.10.2020

İmam-hatip gururunu boynunda taşıyan herkesin, oraya ait unutamadığı dönüm noktaları ya da hikâyeleri vardır. Benim hikâyem de kütüphanede geçiyor. Okulumuza büyük bir kütüphane yapılınca, ara sıra kitap okuyan benim gibi öğrenciler için büyük bir dönüşüm gerçekleşti. Günün belirli vakitlerini orada kitapları incelerken, yazarları tanımaya çalışırken geçirir olduk. Yıllar içerisinde en azından elmayla armudu temyiz edecek seviyeye ulaşabildik. Kitapların elimize ulaştığı, mitingler, sivil toplum kuruluşları, dertli abilerimiz gibi başka mecralarımız da olurdu. Özellikle İslâmî camianın yazın köşesini gururla dolduran şair ve yazarların eserlerine sıkça ulaşır, bunlardan müstefid olmaya gayret ederdik.

 

Müslümanın Temel Kültürü de o dönemlerde elime geçen düşünce kitaplarından biriydi. Kitabın yazarı hâlen hayatta olan ve dünya genelinde büyük kitlelerce tanınan Prof. Dr. Yusuf el-Karadâvî. Kitapta, Kur’an-ı Kerim, sünnet, fıkıh, usulü’l-fıkıh, akaid, tasavvuf, İslâm tefekkür sistemi gibi başlıkların değerlendirildiği kısımların yanında, psikoloji, tarih, sosyoloji, felsefe, ahlâk ilmi, pedagoji ve fen bilimleriyle ilgili görüşlere de yer veriliyor.

 

Bu bölümlerden “İslâm Tefekkür Sistemi” ile ilgili başlık için Karadâvî şöyle diyor:

 

“Bununla (yani tanımlamayla), İslâm’ın saf, insan eli değmemiş ve bütün olarak farklı bir anlayış olduğunu bilerek ve hayatı ferdî, sosyal, maddî, manevî, kısaca bütünüyle kuşatan bir nizam olarak algılanıp incelenmesini kastediyoruz.” (s. 91)

 

Tanımı çok fazla detaylandırmadan okuyunca klişe bir İslâmcılık tanımına benzediğini görüyoruz. Zira bu meselede tanımlar çoğu zaman farklı görünse de, neticede ulaşılması arzu edilen nokta, İslâm’ın hayatın her alanında zirvede olduğu noktadır. Bunun için de (her teorisyenin olduğu gibi) hocanın da bazı önerileri var. İlk olarak, İslâm’a yabancı olan, eski dinlerden kalan fikirler veya kökeni her ne olursa olsun İslâm dışı sistem ve ekollerin İslâm’a sızmasını engellemek adım olarak gösteriliyor. Bunun temellendirmesi ise, İslâm’ın zaten kemal noktasında bulunduğu, eksiklik veya fazlalık götüremeyeceği üzerine yapılıyor. İkinci sıkıntı aşaması olarak, İsrailoğulları gibi kitabın belirli bir kısmına iman etmek, yani işine geleni almak, gelmeyeni almamak gösteriliyor. Bu hususun özellikle son asırda arttığını ifade eden yazar, ahlâkın veya itikadın kabul edilip, muamelatın yok sayılamayacağını, veyahut zekâtın kabul edilip, cihadın yok sayılamayacağını söylüyor ve İslâm’ın birlik dini olduğunu, kendisini oluşturan herhangi bir yapının çözülmesinin de tabiatına aykırı olacağını vurguluyor. İslâmî tefekkürün doğru anlaşılamamasının üçüncü sebebi olarak, İslâm’ın herhangi bir konudaki görüşünün/hükmünün çarptırılması gösteriliyor. Son olarak üzerinde durulan konu ise, İslâm’ın değerleri ve öğretileri arasındaki dengenin bozulması, böylece öncelik sırasının değişmesi. Burada yapılan hata, teferruat durumunda olan bazı şeylerin, temel prensipler yerine getirilmesi olarak değerlendiriliyor. Yani farzlardan önce diğer hükümleri öncelemek veya yapılması daha önemli olan hususları terk edip, aciliyeti olmayan işlere yönelmek gibi.

 

Bu tespitlerin ardından Karadâvî bir yol haritası çıkarmış ve dört maddede özetlemiş:

 

Birinci maddede, İslâm’ı ilk asırdaki saf, katışıksız şekliyle kavrayıp; bidatların, fırkaların, fitnelerin olmadığı, Kur’an ve sünnetin şekillendirdiği ashab ve tabiîn dönemine dönmenin gerekliliği anlatılıyor. (Özellikle her bir İslâmî grubun kendini ana gövdenin kalbi olarak saydığı günümüz Türkiye’sinde bu maddenin selefîlik veya mezhepsizlik olarak değerlendirildiğini söylemek gerekecektir.) İkinci maddede, İslâm’ı eksiksiz, tam ve bütün olarak akaid ve tefekkürü, ibadet ve ahlâkı, sosyal ve iktisadî prensipleri birbirine bağlayıp, hepsinin tevhid esasına oturtulması gerektiğinden bahsediliyor. Üçüncü maddede, İslâm’ı gerçek manasıyla olduğu gibi, tahriflerden, tevillerden uzak olarak anlamak gerektiğinden söz ediliyor. (Bu husus yine selef anlayışının görüşü olarak sayılmaktadır.) Dördüncü maddede, İslâm’ı, kavramlarının sınırları belirlenmiş, öğretileri önem sırasına göre sıralanmış, prensip ve ahkâmı şer’î mertebelere göre dizilmiş bir şekilde anlamanın ve kavramanın öneminden bahsediliyor ve akidenin amelden, ibadetin beşerî ilişkilerden, farzların nafilelerden önce geldiğinin altı çiziliyor.

 

Müslümanlar olarak önceliklerimiz konusunda büyük bir savrulma yaşadığımız su götürmez bir gerçektir. (Bu konuyla ilgili yine Karadâvî’nin Öncelikler Fıkhı isimli müstakil bir çalışması bulunmaktadır.) Bu husus, Peygamberimizin vefat ettiği gün başladı ve bir kar tanesinin yuvarlana yuvarlana kocaman bir çığa dönüşmesi gibi büyüyerek bizlere ulaştı. Hem bireysel olarak, hem de küçük ya da büyük hacimli olması fark etmeksizin yönetimsel olarak bu savrulmadan kurtulmaya ihtiyacımız var. Bunun bir milyon çeşit yolu sayılabilir ve hepsi birbirine galebe çalabilir. Bu kitap ve bu konu özelinde anlatılmak istenen, bazı şeyleri toparlamak için vaktin olması gerekenden hızlı geçtiğidir. En azından, kendi evimizin önünü süpürmekle işe koyulalım.