Ân'ı yaşamak

02.12.2020

Ameliyathane kapısında kızımın doğmasını beklerken, benimle birlikte bir yakınlarını bekleyen aile de vardı. Ben geceden beri ayaktaydım ve zaten hızla bozulan gözlerimi, postmodern şiirler yazmaya çalışarak iyice bozmaya devam ediyordum. Bahsettiğim aile ise sabaha karşı geldi. Önce bir, sonra iki, üç derken koca bir kalabalık oldular. Ben heyecanımı paylaşacak kimseye sahip olmadığım için kendi içimde geçirdiğim kıkırdama nöbetleriyle mutlu olmaya çalışıyordum. Ailede ise bayram havası vardı. Her yeni gelene doğumla ilgili bilgiler veriliyordu ve uzaktan tartışma gibi görünen koyu bir muhabbete giriliyordu.

 

Saatler saatleri kovalarken, ilk gelen ben olduğum için diğer baba adayından daha kıdemli olduğumu düşünüyor ve ailemin ameliyattan çıkması için biraz daha sabırsızlanıyordum. Ama işte, sırayla da parayla da olmayan bir durum söz konusu olduğu için, kalabalık ailenin bebeği daha erken geldi. Hemşire dışarı çıkıp annenin ismini söyleyerek bilgi vermek istedi. Aralarından yalnızca annenin kardeşi Türkçe biliyordu. O yüzden malumatı hıfzedip tüm aile üyelerine usulca tercüme etti. Hemşire tekrar içeri gidip bebeği getirdi. Nedendir bilinmez, kendisiyle iletişim kuran o kardeşin kucağına yerleştirdi. Bir yandan bastıran heyecanımı kontrol altına almaya çalışırken, bir yandan da acaba ismini söylerler mi diye aileyi seyretmeye devam ediyordum. Tam o sırada bebeği teslim adan kardeş telefonunu uzatıp bebekle bir fotoğrafının çekilmesini talep etti. Talep kabul gördü. Sanki bir çığır da açmış oldu ve sırayla fotoğraflar çekilmeye, babalık, teyzelik, amcalık, halalık, kuzenlik pozları verilmeye başlandı. Bebeği ve sağlığını, en ilginci içerideki anneyi unuttu bir an herkes. Yani yeterli sosyal medya paylaşımları da yapılsa, bütün o kalabalık misyonunu tamamlamış olacak ve tıpış tıpış evlerine geri dönecek gibiydiler. Hayretler içerisinde kendi işime bakmam gerektiğine karar vererek önüme döndüm. O günden beri de neden birbirimizi anlayamadığımıza, neden mutluluklarımızın sanki yapaymış gibi durduğuna şaşırmıyorum.

 

Çünkü yaşadığımız hâl (buna ilm-i hâl de diyebiliriz), bizi birer robota dönüştürmek için elinden geleni ardına koymuyor. Bir araştırma yapılsa, ülkemizde sosyal medya üzerinde yaşadığımız gerçekliğin, günlük hayatımıza oranı çıkarılsa, çok ciddi sosyolojik vakalarla karşılaşırız. Bir adam (kadın ya da erkek fark etmez), hayatında hiç görmediği, bir yazısını okumadığı, bir kaydını izlemediği bir yazarın akıbetini, sadece başlıklarını gördüğü ya da telefonunun ekranına bildirim olarak düşen haberlerden öğrendiği(!) spekülatif bilgilerle nasıl belirleyebilir? Yani, kendi fikirlerimize aykırı gördüğümüz bir ismin paylaşımlarının altına mantarlanıp, “vatan haini”, “dönek”, “Fetöcü” ve pek çok hakaret ve küfrü nasıl sıralayabiliyoruz?

 

İşte anlattığım bu iki meselenin birbiriyle enteresan bir bağı var. Biz “ân”ı yaşamayı unuttuk. Önce kaydedip, sonra karar verme melekesi edindik. Nasıl ki bize sunulan bir hediyenin önce fotoğraflarını çekip, sonra teşekkür kısmına geçmeyi huy edindiysek, kendimizi oldukça güvende hissettiğimiz internet ortamında da, bizlere küfretmemiz için bazı haber sitelerinde (ve hatta televizyonlarda) hediye paketiyle sunulan isimlere yaptığımız ilk şey küfretmek oldu. Bazılarımız sonradan dönüp yaptığı işin sonuçlarını gördü ve iş işten geçmişti. Bazıları ise gerçeklerin verdiği acı hisse uğramamak için sarıldığı yalanla vatan kahramanı(!) olmaya devam etti.

 

Bir “sosyal medya ilmihâli” ya da “internet ilmihâli” yazılsa, içerisinde şöyle sorulara cevaplar aransa nasıl olur?

 

-Bir haber sitesinin yalanından okuduğumuz bir haberle, bir insana karşı suizan beslemenin hükmü nedir?

 

-Abdestliyken, bizim görüşümüze muhalif birine küfürlü tweet atsak abdestimize halel gelir mi?

 

-Hiç görmediğimiz, kendi medyamızın hedef gösterdiği birine durduk yere Fetöcü desek hâlimiz nice olur?

 

-Bir şairin aslında olmadığını açıkladığı bir şiirini tekraren paylaşmak günah mıdır?

 

-Yazdığımız haberlerle/yorumlarla insanları kandırmak namaz kılmamıza engel midir?

 

-Bir kurumun/kuruluşun hatalı bir bireyini tespit ettikten sonra, o kurumun tüm mensuplarına sövmek cennetle aramıza mesafe koyar mı?