Namıdiğer Akşeyh

12.06.2020

Uryan geldik, uryan gittik. Bir yerden bir yere uryan. İkisi arasında ise elde edilen nedir?”

 

Dr. Hikmet Kıvılcımlı, 1953 tarihinde yayımlanan Fetih ve Medeniyet adlı kitabında İstanbul’un fethini; Arapça’da ‘Fetih’ sözü güzel bir tesadüfle: ‘Açmak’ manasına gelir. İstanbul’un Fethi de, o zamanki insanlığı bir çıkmazdan kurtarmış, medeniyete yeni ufuklar açmıştır. İstanbul’un Fethi, tarih yolu üstüne kâbus gibi çökmüş bir cesedin (Bizans engelinin) kaldırılması, Bizans çöküntüleriyle tıkanmış medeniyet yollarının, -yalnız Müslümanlara, yalnız Türklere değil- tekmil insanlığa yeniden açılmasıdır. Açılış biraz acıklı mı olmuştur? Mümkün. Fakat o zaman ölüleri böyle kaldırmak adetti. Demek, İstanbul’un Fethi, yalnız Türklerin değil, bütün dünyanın kutlayabileceği, kutlamakta haklı, hatta bir dereceye kadar, insan olarak vazifeli sayılabileceği büyük Tarihsel Devrimlerden biridir” diyerek anlatır.

 

Fetih bugün iki sembol üzerinden konuşulmakta; Fatih ve Ayasofya. Fatihin hocası olarak Akşemseddin’in adı da zikredilmekle birlikte, pek fazla bahse konu edilmemekte. Şerafettin Gölcük’ün “Kostantiniyye’nin İstanbul olmasını sağlayan manevi fatihdir” dediği Akşemseddin Hazretlerini hem kendisinin hem de A. İhsan Yurd ve Orhan Köprülü’nün ifadeleri ile yad edelim. Bir de alakadar olanlara, Akşemseddin Sempozyumu Bildirileri (Akşemseddin Hazretleri Vakfı Yayınları) kitabını tekrar hatırlatalım. Kitap kapak tasarımı rahmetli Necdet Konak’a ait.

 

Akşemseddin veya Akşeyh adıyla şöhret bulmuş olmakla birlikte asıl adı Muhammed b. Hamza’dır. 1390 yılı Şam doğumludur. Şeyh Şehâbeddin Sühreverdî’nin (ö. 1234) torunlarından Şeyh Hamza’nın oğludur. Baba tarafından nesebi Hz. Ebû Bekir’e (Radiallahu Anh) kadar uzanmaktadır. Yedi yaşında babasıyla birlikte Anadolu’ya gelerek o zaman Amasya’ya bağlı olan Kavak ilçesine yerleşirler. Hafızlıktan sonra kuvvetli bir dinî tahsil (sarf, nahiv, mantık, meani, belagat, usulu fıkıh, hikmet, akaid) görür. Ayrıca onun fıkıh, hadis, tefsir, tasavvuf ve ahlak ilimlerine de vakıf olduğu gibi tıp ve eczacılık tahsili yaptığı da kaydedilmektedir. Ona Lokman-ı Sani unvanı verilmişti.

 

Hayatı hakkında en geniş ve doğru bilgilerin yer aldığı Enîsî’nin Menâkıbnâme’sine göre tahminen yirmi beş yaşında iken kendisine bir mürşid aramak üzere Fars ve Mâverâünnehir’e doğru yola çıkar; ancak bir gece rüyasında, boynuna takılı bir zincirin Hacı Bayram Veli’nin elinde olduğunu görünce Ankara’ya döner ve ona intisap eder. Sıkı bir riyâzet ve mücahededen sonra kendisini takdir eden şeyhinden kısa zamanda hilâfet alır. Hacı Bayram Veli Hazretlerine sorarlar; “Bazı dervişlere kırk yıldır hilafet vermezdin buna verdin, hikmeti nedir?” Der ki: “Bu bir zeyrek köse imiş, her ne ki gördü ve işitti, inandı. Hikmetin sonra kendi bildi. Amma bu kırk yıldan berü hizmet eden dervişler gördüklerinin ve işittiklerinin hemen aslını ve hikmetini sorarlar.” Daha sonra şeyhinin yanından ayrılarak Beypazarı’na gider, burada bir mescit ve değirmen inşa ettirir. Fakat halkın büyük rağbet gösterip etrafına toplanması üzerine günümüzde Çorum’a bağlı olan İskilip kazasında Kösedağı civarındaki Evlek köyüne çekilir. Bir süre sonra buradan da ayrılarak Göynük’e yerleşir ve orada da yine bir mescitle değirmen yaptırır. Şeyhi Hacı Bayrâm-ı Velî’nin vefatından sonra onun yerine irşad makamına geçer (1429-30).

 

Akşemseddin, şeyhi Hacı Bayram Velinin II. Murad’la münasebetlerinde hemen daima yanında olduğundan oğlu II. Mehmed ile de tanıştığı ve tahta çıktıktan sonra da onunla görüşmeye devam ettiği bilinmekte. Fâtih 1453 yılı baharında Edirne’den yola çıkınca Akşemseddin; Akbıyık Sultan ve devrin diğer tanınmış şeyhleri de yüzlerce müritleriyle orduya katılır. Akşemseddin kuşatmanın en sıkıntılı anlarında gerek padişahın gerekse ordunun mânevî gücünün yükseltilmesinde yardımcı olur. Araştırmacılar, Akşemseddin’in bu sıkıntılı anlarda zaferin yakın olduğu müjdesini vererek sabredip gayret göstermesi gerektiğine dair Fâtih’e yazdığı mektupların fethin kısa zamanda gerçekleşmesinde büyük bir tesiri olduğunu belirtmektedirler.

 

(Sizin de bildiğiniz gibi bunların çoğu gönülsüz, “yasak Müslümanı”dır, Allah için başını ve canını koyacak azdan azdır. Bunlar bir işte menfaat ve ganimet gördüklerinde sarılırlar, canlarını dünya için ateşe atarlar. Şimdi yetkinizi gösterin ve emrinizi icra edin. Bu gibilerin komutasına merhameti ve yumuşaklığı az birini getirin, şiddetle ve hiddetle hareket etsin. Hem bunun şeriatta da yeri vardır. Yüce Allah der ki: ‘Ey Peygamber, kâfirler ve münafıklarla cihad et, onlara sert davran’ (Tevbe, 73). Düşmanın üzerine varmayanlar samimi Müslüman değildir, münafık hükmünde olup cehennem azabında kâfirle beraberdir işareti çıkmıştır. Şiddetli davranmak gerekecektir, himmet ediniz, sonu kırgınlık ve utanç olmasın. Biliniz ki, Allah’ın yardım ve desteğiyle buradan sevinçli, galip ve muzaffer çıkacağız.)

 

Fetih günü Ayasofya’daki ilk ikindi namazını Fatih kıldırmıştı. Ayasofya’da kılınan ilk cuma namazında ise hutbeyi Akşemseddin okur. İslâm ordularının daha önceki kuşatmalarından birinde şehid düşmüş olan sahâbeden Ebû Eyyûb el Ensârî’nin (Radiallahu anh) kabrini de Sultan Fâtih’in isteği üzerine yine o keşfeder. Fetihten sonra Zeyrek camisinde ders verdiği ve orada kaldığı bilinmektedir. Bir vakit sonra padişahın taç ve tahtını terk edip bütünüyle şeyhe bağlanmak ve ondan tarikat ahkâmını öğrenmek istemesi üzerine bu arzusuna engel olmaya çalışır ve Göynük’e döner. Fatih’in, gönlünü almak üzere arkasından gönderdiği hediyeleri geri çevirdiği gibi Göynük’te yaptırmak istediği cami ve tekkeyi de kabul etmeyerek sadece bir çeşme yapılmasına razı olur.

 

Hayatının son yıllarını Göynük’te geçirdiği tahmin edilen Akşemseddin Hazretleri, Menâkıbnâme’ye göre 863 Rebîülâhirinin sonunda (Şubat 1459) burada vefat eder. Allah Azze ve Celle rahmet etsin.

 

Onun kurduğu Bayramiyye’nin Şemsiyye kolu kendisinden sonra Göynük’te oğlu Fazlullah, Kayseri’de İbrâhim Tennûrî, İskilip’te Attaroğlu Muslihuddin, Ankara ve civarında ise Hamza eş-Şâmî tarafından devam ettirilmiştir.

 

Kaynaklarda aynı zamanda “tabîb-i ebdân” olduğu, devrinin iyi bir hekimi sıfatıyla da şöhret kazandığı ve tıbba dair eserleri bulunduğu belirtilmektedir. Tıp tarihinde mikrop meselesini ortaya koyan ve hastalıkların bu yolla bulaştığını söyleyen ilk hekim olduğu kabul edilmektedir. “Maddetü'l-Hayat” adını verdiği (ona aidiyeti tartışmalı olmakla beraber araştırmacıların çoğu onun eseri olduğunu kabul etmiş görünmektedir) risalede; “Marazların insanlarda teker teker peyda olduğunu zannetmek yanlıştır. Hastalık insandan insana bulaşmak suretiyle geçer. Bu bulaşma gözle görülemeyecek kadar küçük, lâkin canlı tohumlar vasıtasıyla olur.”

 

Eserlerinin büyük bir kısmı tasavvufa dairdir. Risâletü’n-nûriyye: Sadece Nûriyye olarak da anılan bu Arapça eser, devrinde şöhreti çok yaygınlaşan ve bu sebeple hakkında bazı dedikodular çıkarılan Hacı Bayrâm-ı Velî ve dervişlerini savunma maksadıyla yazılmıştır. Onların özelliklerini, tasavvufî ahlâk ve âdâbı anlatır. Risâletü’n-nûriyye, A. İhsan Yurd tarafından Arapça metni ve Akşemseddin’in kardeşi Hacı Ali’nin Türkçe tercümesiyle birlikte yayımlanmıştır (İstanbul 1972). Defʿu Meṭâʿini’ṣ-şûfiyye: bu kitap bazı kaynaklarda Hall-i Müşkilât olarak da zikredilmektedir. 1452 yılında kaleme alınan bu Arapça eser Muhyiddin İbnü’l-Arabî ve benzeri bazı mutasavvıfların küfür ve ilhadla itham edilmelerine karşı onların sözleriyle Kuşeyrî, Gazzâlî, Cüneyd-i Bağdâdî, Necmeddîn-i Kübrâ gibi tanınmış ulemâ ve meşâyihin sözleri arasında bir fark olmadığını, ikincilerin eserlerinden nakiller yaparak göstermekte ve hepsinin aynı yolda bulunduklarını ispata çalışmakta ve ithamları reddetmektedir. Makāmât-ı Evliyâ; “Mürşid kimdir, makām-ı velâyet nedir ve dereceleri nelerdir” gibi tasavvufî konuları işleyen Türkçe bir eserdir. A. İhsan Yurd tarafından beş nüshası karşılaştırılarak neşredilmiştir (İstanbul 1972). Ayrıca Fâtih’e yazdığı iki mektubu bilinmektedir. Bunlardan biri Halil İnalcık, diğeri ise Bursalı Mehmed Tâhir tarafından yayımlanmıştır.

 

Emir Hüseyin Enisi’nin Menakıb-ı Akşemseddin kitabının son cümleleri -Akşeyhin dilinden- şöyledir: “Akşemseddin Muhammed b. Hamza bütün mushaflarını ve kitaplarıyla sair emlakini belirleyip vakfeyledi. Hiçbir şeyim kalmadı. Geride sadece hırkam, kaftanım ve gömleğim kaldı. Onu oğluma bahşeyledim. Ancak onları zaruretten şimdi giyiyorum. Uryan geldik, uryan gittik. Bir yerden bir yere uryan. İkisi arasında ise elde edilen nedir?”