Nanê Tendûrêye Tahassür

24.09.2020

Mevlana Mesnevinin başında beden kafesindeki ruhun asli vatanının özlemiyle çırpınışını sazlıktan kesilen neyin inim inim inlemesine benzetir. Yıllar önce İstanbul’a yerleştikten sonra bir dostum bana Tehsîn Taha’nın bir kasetini vermişti.

 

Min bêrî kir nanê sêlê
Firavîna ber bêderê
Şevbêrka me dibuhurî
Bi çîroka pîr û kale

 

(özledim sac ekmeğini/harman yerindeki öğlen yemeğini/sıra gecemiz geçerdi/nine ve dedenin masalıyla) diyordu. Çocuklar görmesin diye yan odaya çekilmiş ışıkları söndürerek (çoğu zaman yaptığım gibi) asli vatanından koparılmış bir ney gibi inlemiştim sicim gibi yağan gözyaşlarının eşliğinde, burnumda nanê tendûrê tütüyordu bir yanda.

 

Önce Vahap Coşkun, ardından İlhami Işık nanê tendûrê’yi yazınca sabah gün doğmadan uyanmışım da serhedin serin meltemi bedenimi ürpertmiş gibi oldum. Nanê tendûrê özlemi Kürtlerin başına vurmuş dedim.

 

Babam diğer namazlardan farklı olarak sabah namazını sesli kılardı. Sabah namazında Kürt tarzı melodik bir sesle okuduğu kunut duası en derin uykudan uyandırırdı insanı. Kimseye namaza kalk demeden sabah namazına kaldırmanın yolunu böyle bulmuştu. Kunutun sesini duyduğum zaman bilirdim ki birazdan babaannemin çeşitli maniler eşliğinde yayık yayarken kilerden yükselen sesine sirsûm’un (yayık) çalkalanırken çıkardığı ritmik sesi karışacak. Annem kuzuları avluya salmış oluyordu bu arada. “Nanê tendûrê” (tandır ekmeği)nin üzerine sürdüğü “rûnê nivîşk” (tere yağı) ya da “toyê miyan” (koyun kaymağı)nın karşı konulmaz cazibesi olmasa kimse beni o sıcacık yataktan kaldıramazdı aslında.

 

Nanê tendûrê diyorum ama her iki dostumun yazılarından anlaşıldığı kadarıyla bizim serhedin tendûru Diyarbekir’e, Batman’a gidince biraz bajarî (şehirli) olmuş ve adını daha havalı olan “tenûr” şeklinde değiştirmiş. Tango olmuş anlayacağınız.

 

Bu nanê tendûrênin bir türü var ki biz ona “destenan” derdik. Somun ekmeğin köylüsü de diyebilirsiniz, biraz kalınca olduğu için. İşte annem sabahları rûnê nivîşki veya to’yu bu destenana sürer ve elime tutuştururdu. Ben de mahmur gözlerle o ekmekten ısırıklar alırken bir yandan da otlayacakları meranın yolunu çoktan ezberlemiş kuzuların peşi sıra seğirtirdim. İyice yükseldiğinde güneşin etkisiyle vıcık vıcık terleyecek kara lastikler henüz ayaklarımı üşütüyordu sabahın seherinde.

 

Gün boyu dağda kalacağımız için hevan denilen heybeye annem iki destenan daha koyardı, bir de otlu peynir. Meydanokta, kaniya zinêrin yanında buz gibi suyla diğer arkadaşlarla birlikte yediğimiz taştê (kahvaltı) ve firavînlerin (öğle yemeği) lezzetini değme Van kahvaltısına değişmem diyeyim de siz ne demek istediğimi anlayın. Hele o kaniya zinêr (kayapınar)in başında destenan, otlu peynir ve her lokmadan sonra avuçlanan buz gibi su hakikaten insanın canına değerdi. Akşam evde bu sefer destenanın koyun yoğurduna doğranmasından ibaret bir ziyafet beklerdi bizi. Destenanın üzerinden bir gün geçmişse, onu yoğurda doğrayıp yemek bir Kürdün asla hayır diyemeyeceği bir lezzettir. O kadar ki Kürtlerin bu zaafını bilen komşuları ona göre tedbirlerini alırlardı.

 

Kars’ta Kürtlerin ve Terekemelerin birlikte yaşadıkları köylerin birinden minibüs yolcularını aldıktan sonra şehre doğru hareket eder. Kürdün elinde çarşıda satmak üzere götürdüğü bir bakraç yoğurt var. Yanındaki koltukta oturan Terekeme ise göğsüne sıkı sıkıya bastırdığı heybesinde bir kade (kete, yağlı ekmek) taşıyor. Kadenin kokusu Kürdü huzursuz ediyor. Yoğurdu satmayı falan unutuyor doğal olarak. Ne var heybende diyor. O da kete var diyor. Ver de şunu yoğurda doğrayıp yiyelim dedikçe Terekeme vermiyor. O sırada minibüs devriliyor. Yaralılar falan var. Terekeme fellik fellik bir şeyler arıyor devrilen minibüsün etrafında. Ne arıyorsun diye soranlara “Ketemi arıyorum” diye cevap veriyor. Bu kıyamette ne yapacaksın keteyi diye çıkışanlara: Korxirem Kürdün eline geçe, doğraya yoğurda yiye” diyor… O kadar yani.

 

Görüldüğü gibi “nan” (ekmek) ana menü, diğer her şey onun yanında birer katıktan ibarettir. O yüzden Kürtler yemeğe buyur etmezler kimseyi, “kerem ke nan bixwe” (buyur ekmek ye) derler. Hayatın merkezinde “nan” var. Bizim oralarda “nanparêz” (ekmeğe tapan) adında bir köy var diyeyim de ne demek istediğimi anlayın. Çok kere acaba Kürtler Müslüman olmadan önce “nan”a mi taparlardı diye düşünmedim değil.

 

Dostlarımın gurbet diyarında (Vahap hoca Diyar’da oturuyor ama anlaşılan nanê tendûrê terk-ı diyar etmiş) nanê tendurêyi özlemekte yerden göğe kadar haklıdırlar.

 

Nanê tendûrê böyle hayatın merkezinde yer alınca değil gurbette kısa süreli ayrılıklarda bile özlenirdi haliyle. Eskiden, vasıtaların çok olmadığı zamanlarda ilçeye yayan gidilirdi. Dönüşler genellikle köyde kadınların ekmek pişirmeye başladıkları ikindi vaktine denk gelirdi. Erciş’ten yola çıkan köylüler, kaniya şor (tuzlu pınar) yokuşunu aşınca köyün evleri görülmeye başlardı. O esnada dünyanın yuvarlak olduğunu ispatlamak için önce bayrak direğini, sonra güvertesini, sonra geri kalan gövdesini gösteren gemi misali tandırlardan yükselen taze taze ekmek kokusu hayatın ekmek etrafında döndüğünü ispat ederdi Kürtlere.

 

Haklısınız dostlarım. Ben de özledim.