Nasıl bir siyasal kültür dönüşümü (2)

31.01.2020

Önceki yazımızda İslamı, İslam kültürünü aşarak ya da dışlayarak bir “demokratik kültür” üretiminin mümkün ve sahici olmadığının altını çizmiştik.

 

Bu demek değildir ki, muhafazakar dindar camiaların verili durumnda bu kültürel dönüşüm için nakısalar yok. Hemen ekleyelim ki bu tespit herkes için geçerli; hiç kimse “ayranım ekşi” deme niyetinde de değil. Bu bizim toplu olarak handikaplı durumumuz. Bundaki en baş müsebbip de “kimlikçi sosyoloji” ve “kimlikçi siyaset”. En “sıyrıldım, beriyim” diyenleri bile kuşatmış olan bir handikap bu.

 

Soru en yalın haliyle şu: “İlkeler mi kimlik mi?”

 

Kimlikler her ne kadar tarihsel zorlamalara maruz kalmış olsalar da sonuçta bizleri sarıp sarmalayan, içine uğrunda mücadeleler verilmiş değerler kattığımız, beka endişelerimizi de gidermede yegane limanlardır. Birey, aile, cemaat diye uzayıp gidiyor. Cem olmak, toplumsallığın doğal hali. “Birey” olduğunu iddia edenler de aslında hem bir geleneğin müntesipleri hem de o “bireyler cemaati”nin.

 

Doğal ve gayrı doğal inşai süreçlerle de olsa, hangi amaçlarla o birlikteliğin oluştuğu da bir o kadar önemli. Birlikteliklerin hangi ilkeler (bunları ilerleyen sahafatta açacağız) üzerine bina edildiğinin önemli olması gibi.

 

Mesela milliyetçiliğe dayanan geniş birliktelikler pek çok zaaflarla, hatta hastalıklarla maluldürler. Pek çok evrensel insani ilkeyi bu birliktelik namına rahatlıkla çiğneyebilir, çiğnenmesini mazur gösterebilirler. Daha alt katmanlarda da -irili ufaklı cemaat/yapı/örgüt- durum farklı değildir. Sonuçta sizi koruduğunu ifade ettiğiniz alanın hiçbir sınanma ölçüsü yok değildir. Sınandığınız alan evrensel ilkelerdir, insanlığın tecrübi birikimidir, bazılarına göre de bunlarla ortaklaşan vahiy kültürü ve bileşenleridir.

 

Eğer bu sınanma boyutu olmasaydı, birlikteliklere eleştirel müdahale gereği duyulmazdı. Her birliktelik kendi menfaati adına hareket eder, güçlü olan hükmünü koyardı. Zaten insanlık tarihinin önemli bir kısmı gerek vahiyler, gerekse bunlardan da mülhem hukuk kuralları yoluyla insanlığın bu tutumuna müdahale tarihidir. Müdahale başarılı olsun olmasın, bunu devam ettirme, bunda ısrar etme tarihidir. Nitekim bugüne dek kan, gözyaşıyla yoğrulmuş birikimler de böyle oluştu.

Türkiye’nin halen son ikiyüzyıllık korkular ve travmalarla kimlikler üzerinden siyaset yapılan bir alanla kaplandığını kabul etmemiz gerekiyor. Yaşanan trajediler, travmalar sadece milliyetçilikleri değil, mikro kimlikleri de aynı oranda besledi. Bazıları milliyetçiliklere karşı, bazıları kendi içinde birbirleriyle çatışma, rekabet ya da korunma güdüsüyle varlıklarını hem inşa ettiler, hem de günümüze dek sürdürdüler. Yani hemen hepsinin oluşumunun ardında kendilerince “haklı sebepler” vardı; halen öyle.

 

Halihazırda devam eden sorunumuz şu; ya üst normlar olarak aslında toplumsallıklarımızın harcı, çimentosu olacak ilkelerin siyasi-ahlaki değerinin farkında değiliz; yani aslında bunların özsel bilgisine sahip değiliz ya da farkında olunsa bile, o ilkelerin muarızlarımızca gücü ele geçirene kadar birbirimize karşı kullanılacak birer silah mesabesinde oluşundan çekiniyor, ürküyor, korkuyoruz!

Hatta son dönemlerde iyiden iyiye dolaşıma sokulduğu için teoride ilkelere sürekli vurgu yapılsa da, pratikte alışıldık olmayan, can yakan, kimlik eşeleyen tecrübelerin yaşanması hasebiyle yoğurdu üfleyerek yemeye devam etmekteyiz. Çünkü asıl “kavga” cahiliye dönemindeki gibi kimlikler üzerinden yapılmakta. Zinhar Türk ulusalcılığına, Kürt milliyetçiliğine, partime, cemaatime, aşiretime halel gelmemeli.

 

Cahiliye hükmü ne idi hatırlayalım; “zulmederken de zulme maruz kalırken de kabilemin yanındayım, ona ihanet etmem!”

 

Bugün biraz daha “çağdaşlaşmış” haline rastgelmekteyiz. “İlkenin kendisi bana fayda sağlıyorsa işim kolay, hatta bu beni adaletliler sınıfına bile yaklaştırır PR’ımı da artırabilir; değilse foyam ortaya çıkar” şuuraltı bile şimdilerde el üstünde tutulsa yeridir, en azından olumlu bir karın ağrısına sahip; bazı şeylerin farkındalığı içerisinde aşama kaydetmeye de meyyal.

 

Yalnız burada bir sorunumuz var!

 

Buraya kadar kimlikçilikten sıyrılmanın elzem ve matah bir şey olduğunu anlatmaya gayret ettik. Kimlikler üstü bir tutumu kimlik edinmeyi ima ettik (daha bunu açacağız). Lakin, kimlikçilikten sıyrıldığı iddiasıyla yol alan, hatta bunu Alis Harikalar Diyarında modunda ilan edenlerin de bir süre sonra tüm kimliklere mesafe koyma adına bir merhametsizliğe yelken açtığı gözlemini de yabana atmamak gerek. Elbette herkese teşmil edilemez ama ilkesellikle merhamet ilişkisi iyi kurulamazsa, o ilkelere merhamet dercetmek atlanırsa burada da başka bir sorunla karşı karşıya kalacağımız ortadadır.

 

Sorun o ki, bu defa ilkeler mücibince hareket ettiklerini iddia ve ilan edenler o kimlikçiler kadar bile inandırıcı, ikna edici, sahici bir görüntü arzetmeyebilirler ve bu tutumlarıyla hayalcilik, romantizm, art niyetlilik ithamlarına maruz kalabilirler. Zira hiçbir ilkesellik örfün, adetin, vakıanın gerçekliğinden beri değil. Böyle algılanırsa ilkeler, aslında yaşanamaz, kurumsallaştırılamaz, gerçekleri aşamaz bir konuma oturtulabilir.

 

Bu algı, ilkesel hareket ettiğini iddia edenlerin zaaflarından da kaynaklanabilir, kimlikçi tutumun sürdürülebilir olmasından -amiyane tabirle- tufaya gelmeme adına, korunma güdüsü ya da art niyetle menfaat sağlayanların tavrından da. Lakin bir önemi yok. Sonuçta konuştuğumuz konu algıların da gerçeğe dönüştürülebilirliğiyle ilgili. Algılarla mücadele de, ilkelerin gerçekliğe uyarlanması gayretiyle atbaşı gitmek durumunda.

 

Mahalle yıkarak ilkesel kimlik inşa edilmez

 

Şunu asla akıldan çıkarmamalıyız ki; mahalle yıkarak ilkesel kimlik inşa edilmez. Üst norm’lara da gerçekçi şekilde adım atılamaz. Bunu yapmaya kalkışanlar soyut teoriler ve idealler deryasında beyhude kulaç sallamaktan öteye gidemezler. Gerçekler dünyasını yok sayarak ilkesel üst kimlikler inşa edemezsiniz. Bir süre sonra siz de ideolojik toplumsal mühendisliklere saplanıp kalırsınız. Haksız ve hadsiz öfkeler büyütürsünüz.

 

Zaten mahalle yıkarak bu işe soyunanlar, başka mahallere kulaç attıklarında aynı sorunlar yumağının orada da vaki olduğunu görerek bir tecrübe edineceklerdir. İşte merhamet burada devreye giren bir husustur. Hatta sadece bir duygu durumu değil bir siyasettir. Ölçülü olmanın, adil olabilmenin ön şartıdır. Her sahih deneyimin bir kültürden, kültürel gerçekler yumağından neşet ettiği unutulmamalıdır. Çözüm bir yere yaslanıp “geride kalan” diğerlerine gönül koyma ya da öfke hisleri beslemekte değil, doğru görünenler/tecrübe edilmişlerin birikimiyle bir ıslah çabası içinde olabilmektir. Meselemiz mahalle ya da kimlik vuruşturma değil, öncelikle aradaki duvarları ortak tecrübelerle ortadan kaldırmaya çalışmak, tanımak, tanışmak çabasındadır. Derdi dinlemeyen derde derman olamaz. Yani yukarıdan aşağıya değil, yatay bir ilişkiyi öncelikle kabullenmek gerekiyor. Yukarıdan aşağıya olan husus insanlığın ortak tecrübelerine dayalı ilkesel kazanımlardır. Hatta bunları da aşağıdan yukarıya, kimsenin tekil olarak uhdesinde olmayan, herkesin ortak mülkü olan çatı katına taşıma tavrı sergilenmelidir. Buralarda buluşacaksak önce yatay ilişkinin doğruluğunu, sadra şifa, gerekli oluşunu kabul etmekle işe soyunmak gerek. Anlamak, sabırla dinlemenin, sabrederek hak verip yerli yerince itiraz etmenin, karşılıklı iyi niyetli münazaranın sonucu yeşeren, emek mahsulü bir eylemdir.

 

“Mış” gibi davranmaktan ya da kolay olanı tercih edip sıfır ilişkiyi çözüm olarak görmekten imtina etmenin karşılığı paha biçilmez sonuçlar almaktır. Bunlarla sözünü ettiğimiz ilkeler ve ilkesellikler arasında kopmaz sarsılmaz bağlar vardır. Bunlar da o ilkeselliklerin çakılıdır, kumudur.

Bunları gelecek yazıda örneklerle açmaya çalışacağız inşallah.

 

İlk yazıda sözünü ettiğimiz “kavram-ahlak-siyaset” ilişkisi bir sonraki yazıya kaldı

 

Selam ve dua ile...