Nasıl bir siyasal kültürel dönüşüm (3)

02.02.2020

İslamı aşarak ya da dışlayarak bir demokratik kültür üretiminin mümkün ve sahici bir beklenti olmadığının altını çizmiştik. Nitekim, “birarada yaşam ve birlikte siyaset etme”nin ortak kodlarını ima eden demokratik kültürün seküler yaşam ve değerleri üzerine oturtulma çabası, ultra liberallerin beklentilerinin aksine Batılı ülkeler açısından bile halen tartışmalı bir süreç.

 

Bu kültürün, insanların korumaya çalıştığı değerler açısından ne ifade ettiği; seslendiği ortama kendine ait olanların bir kısmından vazgeçmeyi teklif edip etmediği; “demokrasi” kelimesi ile arasında ahlaki bir ilişki kurmakta güçlükleri olan ya da taşıdığı iddia edilen seküler değerlerden ötürü mesafeli olan kesimler için de tam olarak neyi kapsadığı, İslam’a ve İslam kültürüne ait unutulmuş olanı hatırlatıcı unsurlar ihtiva edip etmediği tartışılmaya muhtaç.

 

Zira seküler manada dayatıldığı düşünülenlerle, İslami manada unutulmuş olup hatırlanması gerekenler arasında da bir köprü oluşturmak kaçınılmaz. “Dayatma”nın elbette kendi ontolojik ve epistemolojik boyutu var, lakin “dayatma”nın ümit ettiği şeyin de İslami manada meşru, öngörülür, denenmiş ama devri sabıkta kalıp unutulmuş, üzeri de örtülmüş olup olmadığının incelenmesi elzem. Nitekim bazen “İslami” olanın “otokratik, totaliter” gelenekten süzülen, “dayatma” içerenin ise aynı ontoloji ve epistemolojiden beslenmese de İslami olanın da arzuladığı, hatta devri sabıkta bizatihi uyguladığı, sonuç aldığı, toplumsalı memnun ettiği gerçekleriyle de karşı karşıya olduğumuz bir vakıa. “İslami” olan yorumsama, hamaseti de arkasına alarak despotizme yol açıcı olabilirken; “dayatma” olarak görülen husus bizatihi “şura”yı önerebilmektedir. Kavramların İslamileştirilmesinden değil; tecrübenin elde etmeyi amaçladığını İslami yaşanmışlıkta ve kavramsallaştırmalarda arayıp bulma çabasından söz etmekteyiz. Hatta daha ileri gidip ontoloji ve epistemolojinin sınırlarına sadık kalmakla birlikte, daha iyisi henüz üretilmemişse, insanlık tecrübesi olarak önümüzde olanı kabulün İslami bir tutum ve yaklaşım olduğunu söylemeye çalışıyoruz.

 

“Demokratik Kültür”ün içi neyle dolacak, kim dolduracak?       

 

Yaygın kullanım “demokratik kültür” olsa da ima ettiği unsurlar daha önemli ve anlamlıdır. Zira “demokratik kültür”ün neyi çağrıştırdığı, hangi anlam dünyasına atıf yaptığı ve neleri referans aldığı ya da ıskaladığı önemlidir. Bu tartışma henüz dört başı mamur bir şekilde Türkiye’de yapılmadı. Hep, bu terkibi egemen bir üst bakış olarak kodlayanlar tarafından içi dolduruldu. Tüm kesimlerin duyarlılıkları, gelenekleri, örfleri, kabulleri, redleri içine katılarak bir anlam örgüsü oluşturma çabasına girişilmedi. Mesafeli duranlar da, öylesine (ezberler dahilinde) kullananlar da, özü itibariyle sahiplenmiş gibi yapanlar da konunun künhüne vakıf olma, tüm toplumsal kesimlerin maslahatını kuşatır tarzda konuyu irdeleme cihetinde bir gayrete henüz başvur(a)madı. Genellikle maruz kaldıklarımız üzerinden el yordamıyla, kısmi boyutta tartışabildik. Bütün toplumsal kesimler için ortak anlamlar ihtiva edebilecek sadra şifa bir boyutu yakaladığımızı iddia etmek güç. Tıpkı mesela “zinhar kullanmayacaksak” yerine neyi koyacağımızı sorgulamadığımız gibi. “Aldım kullandım” nasıl ki başlıbaşına bir çözüme denk gelmiyorsa, “cepheden karşıyım” demenin de başka bir kolaycılık ve çözümsüzlük ürettiği görülebilmeli. Bütün kavramlarla ilgili olarak aslolan, doldurduğu boşluk üzerine düşünmeye ihtiyacımız var mı yok mu sorusunu cevaplayabilmektir.

 

Mesela bugün “kitle psikolojisi” dediğimizde artık içimize sindirdiğimiz, kökünü sorgulamadığımız, nötr muamelesi yaptığımız ama ihtiyaçtan ötürü sürekli başvurduğumuz terkibe Gustave Le Bon tarafından ne anlam yüklendiğiyle ilgilenmeyiz, onun kullanımını belirleyen husus bizim sahici ihtiyaçlarımızdır. İçerik olarak ima edilen şey ise zaten tarihte ilk kez ne Le Bon tarafından üretilmiştir, ne de sadece onun tanımı merkezidir. 

 

Buradan hızlı bir geçiş yapalım ve mesela HDP geleneğinin “Batıyla kurduğu kendi seküler ideolojik anlam dünyası ilişkisi üzerinden kullanageldiği kavramsallaştırmanın pratik karşılıkları, hatta zımni-direkt ifade ettiği anlam örgüsü ne derece Kürt halkının geleneği, örfü, dini hassasiyetleri ile örtüşmektedir?” diye bir soru ortaya atalım. HDP’nin din ve gelenek ile kurduğu olumlayıcı-dışlayıcı ilişki ne ise, “demokratik kültür” kavramını kullanırken (içini doldururken) ima ettiği şey, Kürt toplumuna sunduğu ve kavrayıp yaşamlaştırmasını beklediği şey de odur. Kavram, ideolojinin kalıpları içinde bir içerik kazanıp toplumdan da beklenen değişim dönüşüm talebini içrek olarak kullanılmaktadır. Tıpkı Kemalizm deneyiminin ima, ifa ve inşa etmeye çalıştığında olduğu gibi. Kavram ya da terkip bilahare, tüm toplumsal katmanların (dertler, acılar, dezavantalı konumların ardından) kendi talepleriyle birlikte varolmasını değil, belli bir ideolojik güruhun anlam dünyası içinde kısırlaştırılmasını beraberinde getirmiştir.

 

Mesela Arap baharının yeşerdiği toprakları, o sosyolojinin diktatörlükler altında geçirdiği esaret yıllarını, özgür iradenin tahkir ve tezyife maruz bırakıldığı dönemleri düşünelim. Arap baharının öncesinde yeşeren ve iyice belirginleşen husus “demokrasi” ve “demokratik kültür” vurgusunun komplekssizce yükseltilmesidir. Müslim, Kıpti, sosyalist, liberal hangi kesim açısından olursa olsun kökü Batıya ait de olsa, kavramı kendisine ait kodlarla “kendileştirmiştir”. Zira çoğulcu bir toplum yapısıyla birlikte buna ihtiyacı da vardır; sadece pragmatik anlamda değil, özsel biçimde, sorun çözücü, ahlaki bağlamda.

 

Toplum, ortak bağlamda neyi talep ettiğini, nelerin olması, olmaması gerektiğini, nelere aç ve susuz olduğunu gayet iyi bildiği ve bunun ortak mücadelesini verdiği için kavramsallaştırmayı şeksiz şüphesiz sahiplenmiştir. Dolayısıyla bir kavramın tarihi, ardındaki yaşanmışlıklar, ödenen bedeller, onu size ait kılabilir, hatta menşei çıktığı yerden daha iştiyakle ve sahici, özsel biçimde de savunulup sahiplenilebilir.

 

Demokrasi de bu ülkeler açısından böyle bir anlam arka planına sahip kılınmış, lakin bunun için “değerler”den ödün vermek gerekmemiş, aksine uğrunda mücadele de verilen kavram o değerler içerisinde harmanlanmıştır. Lakin altını çizelim ki, sadece ortak bir mukavelenin sizin şartlarınızdan oluşmaması anlamında değil; benzer bir çözüm eyleminin zaten sizin medeniyet kodlarınızda da olması, hatta tarihin nadir gördüğü örneklerle günümüze de sarkması gerçekliğinde olduğu gibi. Yani sizin tarihte zaten ürettiğiniz şeyin ruhunu bugüne taşımanız, bugün “demokrasi” kavramıyla karşılanıyorsa, sizin bunun içeriğine daha fazla katkı sağlamanız beklenir.

 

Peki “laiklik gibi kirlenmiş, kirletilmiş kavramlarla işimiz o kadar kolay mı?” ve “Fıkıh Medeniyeti/Hukuk Kültürü’nden bugün ne anlamalıyız?” sorularını bir sonraki yazıya bırakalım...