Necip Fazıl ve Nezih Uzel bu işe ne diyor?

25.12.2020

Bu can bu tende oldukça, Hazret-i Kur’ân’a köleyim; Hazret-i Muhammed Muhtâr sallâllâhu aleyhi ve sellem’in mübârek yolunun toprağıyım. Birisi sözlerimden, (buna muhâlif) başka bir söz naklederse, o kişiden de bîzârım, o sözden de… /  MEVLANA CELALEDDİN-İ RUMİ  

                                                                                                  

 

Her sene, Mevlânâ Celaleddin-i Rumi'nin vefat tarihi olan 17 Aralık’ta yapılan Vuslat Yıldönümü Uluslararası Anma Törenleri kısaca Şeb-i Arus olarak anılıyor.

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı ve Konya Valiliği himayesinde yapılan Konya’daki törenleri televizyondaki canlı yayınlardan biliyoruz.

 

Anma törenleri sadece Konya’da yapılmıyor…

 

Geçtiğimiz hafta İstanbul’da, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin tertip ettiği Şeb-i Arus programı tepkilere sebep oldu ve hâlâ tartışılıyor.

 

Tartışmalara bakınca merhum Nezih Uzel’in 2007 yılında kendi internet sitesinde yazdığı “Karnaval görüntülü  Şebi arûs” yazısını hatırladım.

 

1981 yılında İstanbul Sema Grubunu kuran ve dünyanın dört bir yanında yüzlerce sema gösterisi yapan Uzel o yazısında şöyle diyordu:

 

Türkiye’de altı yüz yıl süren Mevlevîlik, Osmanlı’nın son, Cumhuriyetin ilk yüz yılında laikliğe çarparak sahneden silindikten sonra turistik gaye ile yeniden geri dönüp hayatımızın içine girdi ya, biz bu hasenatı aslına uydurmak için elli yıl uğraştık.

 

Tam mesafe aldık derken ortaya şimdi de bir  “şov” görüntüsü çıktı. Işıklı, dumanlı, sahte bulutlu, lazerli, dönme dolaplı, fırıldaklı şovlarla Mevlânâ ve Mevlevîlik anıyoruz. Teknolojik patlamanın doruğunda yaşayan devrin işgüzar adamları, İstanbul Boğaz köprüsünden ışık çağlayanları akıtırken, Hz. Mevlana’nın türbesi üzerinden nerede ise uzaya füze fırlatacaklar…

 

Merhum Nezih Uzel geçen haftaki programı görseydi, kadın semazenlerin olmasına, ardından Kur'an-ı Kerim tilavetinin Türkçe yapılmasına; “şov olarak nitelendirdiğim hâl yeni bir boyut kazandı” der miydi acaba?

 

Bilmiyorum…

 

Lâkin “şov”un yeni olmadığını, yıllardan beri devam ettiğini ve Necip Fazıl merhumun Rapor 12’deki “Mevlâna Rezaleti” başlıklı bir yazısı olduğunu biliyorum. Beraber okuyalım:

 

Ne korkunç bir başlık değil mi?.. Birden bire insana gelen his şu: Mevlânâ’yı korumak için mi, batırmak için mi kullanılıyor bu başlık?..

 

Bakın niçin?.. Mevlânâ gibi, İslâmın iç dünyasına ait ilâhî ışıkları feza çapı gönül fanusunda ışıldatan bir velî etrafında yaptıkları törenler ve gösterdikleri alâka, hele yarı resmî devlet ifadesi olarak o büyük zatı anlamak ve anlatmak bakımından gerçek mânaya o kadar uzaktır ki, «rezalet» kelimesinden başka hiçbir türlü belirtilemez.

 

Biricik vasfı İslâm, biricik hakikati tasavvuf ve biricik gayesi ilâhî visal olan koca velîyi, döndüre dolaştıra nihayet turist terliğine benzettiler. Şişli dönme muhitleri, Zekeriya sofraları veya ispritizma masaları mutekitlerinin hakikat ve güzellik ölçüsü çemberi içine almaya yeltendiler Mevlânâ’yı…

 

Yukarıdaki vasıflar dururken Mevlânâ’nın ne Türklüğü, ne şairliği, ne düşünürlüğü hayal edilebilir.

 

«Ben Kur’ân’ın kölesiyim; ben Ahmet-i Muhtar’ın yolunda O’nun ayak toprağıyım!» diyen bir ermişi, bağlı olduğu aşk ve iman kutuplarından ayırıp rejimin ve günün keyfine göre şekil ve mânalara büründürmek, Kur’ân’ın kölesi ve O’nun ayak toprağı olmayı kabul etmeyenlerin mânevi cinayetleri arasında en sefil olanıdır.

 

Allah ve Resulüne bağlı olmayanların Mevlana’ya bağlılık iddia etmeye ve onun mübarek adını mini etekten «Gelin Gecesi» tuvaletine, turist kokona tecessüsünden favorili züppeler cümbüşüne kadar istismar vesilesi kılmaya hakkı yoktur.

 

(Bu yazı Mevlânâ töreni zamanında yazılmıştır.)