Nüfus cüzdanı siyaseti nereye kadar?

21.05.2020

Cumhuriyet, iki temel diskur üzerine kuruldu.

 

Bunlar, laikçilik ve Türkçülüktü.

 

Laikçiliği, “şeriat geliyor” “irtica hortluyor” korkusunu sürekli güncelleyerek ayakta tutmaya çalıştılar.

 

Türkçülüğü ise “bölünme fobisini”, Osmanlı’nın parçalanmasıyla toprak kaybetmenin yaratmış olduğu travmayı canlı tutarak ayakta tutmaya çalıştılar.

 

Her iki korku Cumhuriyet için “kullanışlı korkular” oldu.

 

Laikçilik ile Müslümanlar, Türkçülük ile başta Kürtler olmak üzere Türk olmayan herkes kontrol altına alındı.

 

İlahi nizamın, fıtratın ve eşyanın tabiatına aykırı olan bu baskılar Cumhuriyetin mütemmim cüzü olan demokrasinin bu topraklarda neşvünema bulmasını engelledi.

 

Hem Müslümanlar hem de Türk olmayanlar  travmatik bir toplum olarak yıllar boyu bu kadim coğrafyada huzur bulamadı ve kendileri olamadı.

 

Yasakçılık, her daim karşısında bir direniş bulur.

 

İnkâr edilen her kimlik, her din, her sınıf “ben varım” deme gereksinimi duyar.

 

Türkiye’de de baskı altına alınmaya çalışılan her kimlik, her etnisite ve her din/mezhep çeşitli vesilelerle “ben varım” dedi ve her ben varım haykırışı için bedel ödedi.

 

Bu kısır döngüden herkes nasibini aldı.

 

Devlet, mezkur korkular rehberliğinde kendisini var etti. Sivil toplum ve siyaset de bu korkulara karşı gösterdiği refleksler nisbetinde kendi varlığını koruyabildi.

 

Türkiye siyaseti de bundan nasibini aldı.

 

Her dönemin en geçerli ve bayatlamaz korkusu olan “şeriat/irtica geliyor” korkusu çoğu kez iktidarın antidemokratik yöntemlerle değişmesini sağladı.

 

2002’de kurulduğunda muhafazakâr bir parti olan AK Parti’nin iktidarında bile 367, Cumhuriyet Mitingleri, 27 Nisan e-muhtırası gibi meşruluğunu “laikçilikten” alan müdahaleler gerçekleşti.

 

Ancak 92 yıl boyunca pompalanan “laikliğin elden gideceği” korkusunun rasyonel bir korku olmadığı 2015’li yıllardan yani AK Parti’nin ustalık döneminden itibaren ortaya çıkmaya başladı.

 

92 yıl sonra katı laikçilik savunucuları “şeriatın gelmeyeceğini” anladı. Hal böyle olunca her dönemin cari korkusu olan “laiklik elden gidiyor” korkusu da tarihin çöp sepetine atıldı.

 

Farkındaysanız, son 5-6 yıldır bu ülkede artık hiç kimse “şeriat/irtica hortlayacak” demiyor. Bu korkudan hiç kimse bahsetmiyor. Etse de kimse inanmıyor.

 

Ne var ki, diğer kadim korku halen (çoğu zaman her zamankinden daha fazla) dolaşımda.

 

Bölücülük fobisi üzerinden devlet, siyaset ve sivil toplum şekillendirilmeye çalışılıyor.

 

İnsanların “nüfus cüzdanı” üzerinden değerlendirmeler, analizler kasılıyor.

 

Bunun işe yarayan bir çok tarafı var kuşkusuz.

 

Sözgelimi bölücülüğü kullanarak rutin dışına çıkma, olağanüstü koşullara girme, otoriterliğe yönelme meşruiyeti elde edebiliyorsunuz.

 

Bu ülkede hep öyle olmadı mı?

 

Eğer iktidar ya da devlet demokratikleşecekse bunu her daim Kürt Sorunu üzerinden yapmadı mı?

 

Tam tersi eğer baskı kuracak, otoriterleşecek, sertleşecekse bunu yine Kürt Sorunu üzerinden yapmadı mı?

 

Halen bu böyle değil mi?

 

Otoriterlik ve toplumsal hakimiyet önce Kürtler baskı altına alınarak sağlanmıyor mu bu ülkede?

 

Bölücülük fobisi pompalanarak Kürtler baskı altına alınıyor gibi görünüyor ama aslında bu iktidar için bir “İsviçre çakısı” işlevi görüyor. İktidar, sert tedbirlerle, çoğu kez insan haklarını ihlal ederek önce Kürtleri baskı altına alıyor, buna diğer etnik gruplar sessiz kalarak alet oluyor ve günün sonunda “suskun kalanlar dahil” herkes baskı altına alınıyor ve o meşhur “sarı öküzü vermeyecektik” hikayesi 99. kez dillerde pelesenk oluyor.

 

İktidar eğer baskıları azaltacak, demokrasi ve özgürlüğü artıracak ve reform yapacaksa bunu yine kullanışlı Kürt Sorunu üzerinden yapıyor ve tüm Türkiye bu normalleşmeden nasipleniyor.

 

Peki ama bu “fasit daire” nereye kadar?

 

Bu ülkede gerçekten “herkes kendisi gibi yaşamaya” ne zaman başlayacak?

 

Herkes “kendisi olarak” ne zaman var olmaya başlayacak?

 

Sürekli başkası gibi olmamızı isteyenler, başkasına benzememizi, başkası gibi yaşamamızı isteyenler bunun fıtrata aykırı olduğunu ve asla başarılamaz bir hedef olduğunu ne zaman idrak edecek?

 

Hele, yıllarca attan düşmüş, İslamcı kimliği ile ötekileştirilmiş bir iktidar yapılan bu yanlışı ve haksızlığı ne zaman fark edecek?

 

İttifak nedeniyle kendisine destek veren ortağının “nüfus cüzdanı siyasetiyle” Kürtlere ayar çekmesini ve kendisini Türkçülüğe savurduğunu, MHP’lileştirdiğini ne zaman fehmedecek?

 

Şerif Mardin’in merkez/çevre metaforundan mülhem çevreden, halkçı bir söylemle iktidara gelip, merkezileşmek ve devletçi bir söyleme dönmek sizi hiç rahatsız etmiyor mu?

 

Dün size her türlü tehdidi savuran, dergilerinde yağlı urganlı kapaklarla sizi asacağını ilan eden Aydınlıkçılarla, sizi “hain/işbirlikçi/Türk düşmanı” ilan eden Türkçü/Turancılarla, yahut sizi laiklik/Atatürk düşmanı ilan eden Kemalistlerle yol yürümek ve bundan rahatsız olmamak nasıl bir duygu gerçekten?

 

Bu değişimi neye borçlusunuz bilmiyoruz!

 

Ancak, rotanız nereye çevrili olursa olsun, yönünüz nereye dönmüş olursa olsun eğer inanıyorsanız Allah’ın ayetlerine riayet edin.

 

Kavmiyetçilik, hizipçilik, ırkçılık, bölücülük yapmayın!

 

Nüfus cüzdanına bakarak insanları ayırmayın!

 

Nüfus cüzdanı siyaseti yapmayın!

 

Nüfus cüzdanı siyaseti yapanlarla aynı yolda yürümeyin!

 

Yoksa bu işin ahireti de var!

 

Zira nüfus cüzdanındaki doğum yerinden dolayı, mezhebinden, etnik kimliğinden, dilinden ve renginden dolayı ötekileştirilen, zulmedilen her insanın eli ahirette sizin yakanızda olacak.

 

Bu sorumluluktan bugün kaçabilirsiniz.

 

Ancak mahşerde bunun hesabı sizden sorulur ve bu sorumluluktan ne yapsanız kurtulamazsanız.

 

Bu nedenle yarın geç olmadan herkesin ilahi emirlerin, İslamın ve fıtratın gereğine dönmesi gerekiyor.

 

Kürtçülük ne kadar ilkel ise Türkçülük de o kadar ilkeldir.

 

Eğer kendinize Müslüman diyorsanız, eğer Allah’a, Peygamberlerine ve Kur-an’a iman ediyorsanız Kürtçülük, Türkçülük ya da başka bir kavimcilik yapmak sizin için haramdır.

 

Unutmayalım!

 

Türkler de Kürtler de Müslümandır ve öz kardeştir!

 

Bir insanın Kürt olması, Türk, Ermeni, Laz, Çerkes olması tek başına o insanın “bölücü” olduğu anlamına gelmez!

 

Bir insanın doğum yeri ya da nüfus cüzdanı o insanın “bölücü” olduğuna dair bir kanıt değildir.

 

Doğum yerini de, etnik kimliğini de, dil ve ten rengini de belirleyen Allah’tır.

 

Bölücülük, bir insanı sadece etnik kimliğinden, nüfus cüzdanından, doğum yerinden, dilinden ve ten renginden dolayı ayrıştırmak, ötekileştirmek, zulmetmek ve dışlamaktır.

 

Bölücülük, Allah’ın takdir ettiğini istememek, dışlamak, inkâr etmektir!

 

Bölücülük, sırf Güneydoğu’da doğduğu, meslek sahibi olduğu ve bir siyasi partinin kuruluşunda yer aldığı için “bölücü” ilan etmektir.

 

Şimdi başınızı yastığa koyun, vicdanınız ile başbaşa kalın ve kendinize yeniden sorun...

 

Bölücü kim?