Ol imaret eylemez, sen viran olmayınca

25.10.2020

“Benim söylediğim gönüllü feragat müessesini işlerliğe kavuşturmaktır ki ister özel ister kamusal, her alanda işlev görebilecektir. Roma hukukunun özünü teşkil eden “utendi et abutendi” yani “kullanmak tüketmektir” anlayışını, “kullanmak tüketmek değildir” şeklindeki Müslümanca anlayışla ikame etmekten bahsediyorum. Yani, imar ruhsatını cebine koyan müteahhidin 3 bin yıllık şehrin siluetini yırtan gökdeleni dikmekten gönüllü feragati. Yani, bal üreticisinin şeker katarak elde ettiği kârdan gönüllü feragati. Yani yazarların yangına körükle gitmekten gönüllü feragatleri. Yani kul hakkının örneğin hac farizasından aşağı kalmayan önemle onurlandırıldığı durum. Hayatın her alanından yüzlerce örnek düşünülebilir. Hâsılı pozitivizm çıkışlı müspet hukukun insanoğlunun vicdanı ile perdahlandığı; hukukun maddeler, fırkalar, yönetmelikler değil, adalet dağıttığı merhamet kutbuna yöneliş. Olanla olması gereken arasındaki sıkışmışlıktan kurtuluş.” (Alev Alatlı İle Söyleşi\YeniŞafak 3 Ocak 2015- Ayşe Böhürler)

 

Eski dostlardan biriyle (Allah azze ve celle hepsine selamet versin) muhabbetlerimizden kalan bir husus dolaşıp durur aklımda. Birlikte çalıştığı mesai arkadaşı fizik âlemin ötesinde bir gerçeklik olduğuna dair şeylere inanmayı akıl dışı bulup dinleri de dünya gerçekliğinin içerisinde bir yerlere yerleştirerek anlamanın mantığını kurarmış.  Dostum sabır ve tahammül ehli biri göründüğünden olsa gerek sadece onun yanında dillendirirmiş bu kanaatini. Bir gün demiş ki dostumuz; "sen bir din kuracak olsaydın helaya sol ayakla girip sağ ayakla çıkmayı hangi aşamada dile getirip sana inananlara bunu söylerdin". Muhatabı ikna olmuş mu hatırlamam ama bir daha bu meselelere girmemiş.   

 

Bu beni niye meşgul eder deyip dururum. Gündem ehli biri değilim. Kıyısından köşesinden duyduklarım ile göz attıklarım bile fazla gelmekte. Dinin Allah azze ve celle ile irtibatına inanamayan o insan ile Müslümanım diyenlerin hallerindeki benzeşmeden rahatsız olurum. İslam’ın ilahi olduğuna inanmamakla; inanıp da onun davetine, fıkhına, ahlakına, itikadına, helal ve haramına, emir ve yasaklarına ihtiyaç hissetmemek arasındaki farkın ne olabileceğini anlamaya çalışıyorum. Elbette manasına bel bağlayarak La ilahe illa Allah demenin tek başına bile batıl olanın hepsine galebe çalan yanını göz ardı etmiyorum. Ya sonra? O ilahi kelam ile inşa edilmesi gereken bir hayat yok mudur? İnsanın kendinden başlamak üzere insanla ve eşya ile ve cümle yaratılanlarla kurulacak münasebete dair bir sözü yok mudur İslam dininin? İslam, kişinin kendini muaf eyleyip muhatabını sığaya çekmek ve onu cehennemin dibine yollamaktan başka bir şey söylemez mi?

 

“Unutmayın, inananlar birbirlerine düşman olamazlar, onlar ancak kardeştirler. O hâlde, müminler arasında çıkabilecek anlaşmazlıklara seyirci kalmayın, din kardeşlerinizin arasını düzeltin; Allah’tan gelen ilkeleri çiğnememe konusunda son derece titiz ve dikkatli davranın; müminlerin birlik ve beraberliğini bozup İslâm toplumunu zayıflatacak her çeşit olumsuz davranıştan sakının ki, O’nun tarafından şefkat ve merhamete lâyık olabilesiniz”. (Hucurat Suresi 10. Ayet-i Kerim, Mahmut Kısa Meali.)

 

“Müslüman Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu (zalimlere de) teslim etmez. Kim din kardeşinin bir ihtiyacını giderirse, Allah da onun ihtiyacını giderir. Kim bir Müslümanın sıkıntısını giderirse, Allah da onun kıyamet sıkıntılarından birini giderir. Kim bir Müslümanın (kusurunu) örterse Allah da kıyamet günü onu örter.” (Müslim Birr 58; Tirmizi Hudud 3)

 

Bu yazıyı okuyan varsa şayet, onların kardeşlik hukukuna dair burada zikredilenlerden daha fazlasını bildiğine eminim. Ben herhangi bir kitapta; başkaca ayet ve hadislerde de ifade edilen kardeşlik hukukunun nesh edildiğine, sınırlandırılmasına veya bazı hallerde göz ardı edilebileceğine dair bir husus okumadım.

 

Mezhep, meşrep, tarikat, parti, vakıf, dernek, kavim, soy farklılıklarının dikkate alınarak hükmün tahdit edildiğini de bilmiyorum. Siyasette iktidardan yana duruyorsak başkanımızın, muhalefetten yanaysak demokrasinin, kurumsal bir görevimiz varsa yasaların, ihaleye giriyorsak mevzuatın önümüze getirdiği ile iktifa ediyoruz. Ticarette borçlanırken veya borç verirken, malın üretiminden satışına dair geçen süreçte kapitalist piyasaların azami kazanç saiki ile davranıyoruz. Yıllar önce rahmetli Ruhi Özcan hocamız bir Cuma Namazı vaazında şöyle demişti; “bir şey satın aldığınızda para verdiğiniz kişiye kuvvet kazandırıyorsunuz demektir. Bu kuvvetin sizin veya başka yerdeki kardeşlerinizin aleyhinde kullanılamayacağından emin olmalısınız. Bu, müminin mümin üzerindeki haklarına dair bir husustur ve bundan hesaba çekileceksiniz.” Sahi bir de hesap günü vardı değil mi?

 

İçki satılan bir dükkândan ekmek dahi almanın mekruh olacağı düşüncesinden, döviz cinsinden mevduat hesaplarına; yerde bulunan elmayı yemek için sahibinden helallik almaktan, tükettirici kredisine giden yolu ne çabuk geçtik böyle. Sahi bir de hesap gününe inanırdık biz değil mi?

 

Aşık Yunus sözü ile bitirelim başladığımız gibi.

 

Miskinlikte buldular kimde erlik var ise
Merdivenden iterler, kim yüksekten bakar ise

Gönlü yüksekte gezer, dembedem yoldan azar
Dış yüzüne ol sızar, içinde ne var ise..