Orman Şiiri mi Aydede Şiiri mi?

10.10.2020

Sene 1985. Kaymakam Nurettin Yılmaz Bey, ben Eskişehir’de görev yaparken birkaç kaymakam adayı arkadaşıyla beraber ziyaretime gelmişti. O zamanlar Eskişehir’de yeni kurulan ilçelerden birine kurucu kaymakam olarak atanmıştı. Sonraları Balıkesir Dursunbey İlçesi kaymakamı oldu. Ben de yıllar sonra Balıkesir'e atandım.

 

Nurettin Bey, Ankara Siyasal ’da öğrenciyken, şiirlerimin yayınlandığı Mavera dergisini takip ediyor ve benim şair olduğumu biliyordu. Arkadaşlarıyla ziyaretime geldiklerinde, masamda duran isimliğe bir baktı, yanındaki arkadaşına döndü ve sordu: “Bu Atilla Maraş, o Atilla Maraş mı?” Kaymakam bey bizi şair olarak biliyor ama şu anda karşısında bir bürokrat var. Evet dedi arkadaşı, “Bu müdür, o şairdir.”  

 

Gelelim Dursunbey’e. Yaz günü, hava sıcak. Haziran ayı idi. İlçe Milli Eğitim Müdürü’nün tayini Mardin’in Midyat ilçesine çıkmış. Kaymakam Nurettin Bey,  ilçenin bütün müdürlerini toplamış, açık havada masaları donatmış, İlçe Milli Eğitim Müdürü’nün  şerefine bir veda yemeği veriyor. Beni de davet etti. Kalktım, Balıkesir’den Dursunbey’e gittim. Sofraya katıldım.

 

Kaymakam Nurettin Bey dostum, beni masadaki bürokratlarla tanıştırdı. Tabi müdür oluşumuzdan çok benim bir şair olduğumu söylemeği de ihmal etmedi. Davetli masasında oturan ilçenin hakimi hemen atıldı: “Madem müdür bey şairmiş, bize bir orman şiiri okusun” deyince, kaymakam bey oturduğu yerde kıpkırmızı kesildi. Ben duruma müdahale etmede gecikmedim. “Efendim” dedim, “ben orman şiiri bilmiyorum. Ama isterseniz size bir 'Ay dede' şiiri okuyabilirim. Hem açık havada oturmuşuz, mehtap da var, bir 'Ay dede' şiiri iyi gider bu geceye" dememe kalmadan yok dedi hakim bey, "Bize bir orman şiiri oku!" Bu bir emir cümlesiydi.  Ben de, “Orman şiiri bilmiyorum” dedim. Böylece hakim beyle şiir okuma konusunda anlaşamadık.

 

Kaymakam Nurettin Bey bu olaydan çok etkilenmişti, çok ta üzülmüştü. Nerdeyse beni davet ettiğine pişman olmuş gibi bir hal almıştı. Yemeklerimizi yedik. Çayları da Öğretmen Evi’nde içmeye karar verdik. Hep beraber masadan kalktık. Öğretmen Evi’ne doğru yürümeye başladık. Ben ve birkaç arkadaş önde, kaymakam, hakim ve birkaç müdür arkamızda olmak üzere yolda birerli kol yürüyüş halindeyiz.

 

Arkada konuşulanları duyuyorum. Kaymakam hakime diyor ki; ”Ya, ne diye illa da orman şiiri oku dediniz beyefendiye? Ayıp oldu ama müdür beye karşı.” Hakim bey de “Ya kaymakam bey, o da çok naz etti, okusaydı ya bir orman şiiri! İçinde bulunduğumuz atmosfere de uygun düşerdi.” Kaymakam bey hala üsteliyordu: “Ya, o  sıradan biri değil, ünlü bir şair, siz tanımıyorsunuz onu.” O hala, “Ne olursa olsun canım beni kırmayıp bir şiir okusaydı ya” diyordu.

 

Şimdi, adam okumuş, Hukuk Fakültesi’ni bitirmiş, bir ilçeye de hakim olarak atanmış. İnsanlar hakkında hüküm verme salahiyetine sahip. Ama şiir konusunda, ilk okulda ona orman haftası dolayısıyla ezberletilen basit bir çocuk şiiri olan ve ormanı anlatan bir  şiirde kalmış aklı. Sonra da bu davranışıyla, hayatında hiç şiir kitabı okumadığını belli ediyordu.

 

Benim ilkokulda öğrenip ezberlediğim “Ay dede” şiirini okumamı da ayrıca ret etti. Çünkü, adam hakim, emretmeye veya ret etmeye bir defa alışmış. "Yaz kızım!" dedi mi akan sular duruyordu, Üstelik ‘şairliği’ de küçümsüyordu. Şimdi bu duruma ne demeli?

 

İşte Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin eğitim politikasının sonuçları. Adam, yaş olarak, baş olarak büyüyor ve fakat zihnen cüce kalıyor. İşte bu en büyük tehlike!