Oysa temel gücümüz ve tek sermayemiz ‘Hukuk Devleti’

26.01.2021

Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum’un açıklamalarıyla MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin Türk Tipi Başkanlık Sistemini bir “Milli Güvenlik Konsepti” olarak gösterdiği ‘Cumhurbaşkanına Açık Mektubu’ ne kadar da birbiriyle örtüşmekte. Bahçeli’nin bir internet sitesinde yayınladığı uzun metni sadece Cumhurbaşkanı Erdoğan’a aklını başına devşirmesini içrek önermeler içermiyordu, aynı zamanda AK Parti ve Erdoğan’a dönük güvensizliği de açık etmekteydi. “Sakın hataya kapılıp da ittifakı bozmaya yeltenme!” uyarısı idi aynı zamanda. Kendi yakın geleceğini bu mantık üzerinden garantiye alma “detaylarını” da içrekti. Yüzde on barajının düşürülmesi, dar bölge sisteminden çekinmesi vs.

 

Uçum da aynı endişeleri muhalefete çattığını zannederek şöyle izhar ediyordu: “Parlamenter sisteme dönerek bakanlıkları paylaşmak ve kendilerine küçük çıkar grupları üzerinden yeni hakimiyet alanları oluşturmak istiyorlar. Yani milli egemenliği parçalamak istiyorlar”

 

“Dinime dahleden bari müselman olsa” dedirten cinsten bir açıklama. Neresini düzeltebilirsiniz ki? İçine girilmiş güç sarhoşluğunu da faş eden bu cümlelerin tefsirini kısaca şu şekilde yapmak mümkün:

 

Uçum, ‘Kazanan hepsini alır’ totaliter oyununun bütün bir ülkeye neler kaybettirdiğinin farkında mı bilinmez ama belli ki vizyonsuzluk ve kibri bunu görmeye müsaade etmiyor olabilir. “Milli egemenlik”in tercümesini “bizim kısa süreli egemenliğimiz” diye okumak için de analist olmaya gerek yok!

 

Bahçeli’nin bugünkü açıklamaları da daha öncekiler kadar sorumsuz, müfterice, tutarsız ve totaliterliğin bütün unsurlarını barındırmakta. Saldırıya uğrayan bir genel başkan yardımcısının bunu kendisinin tasarlayıp yaptırdığı iftirasıyla başlayıp saldırılarla ilgilerinin olmadığı, bunları Biden’ın başkan seçilmesi momentinde dış mahfillerle bağlantılı muhaliflerin tezgahladığı, MHP’nin şiddetle arasına mesafe koyduğu, bu oyunlara gelmeyeceği…falan filan.

 

Madem ki Türkiye’yi, ülkenin 12 Eylül öncesine dönmemesini, sokakların “üst akıl” tarafından esir alınmamasını dert ediyorsunuz o halde MHP’nin de, ülkü ocaklarının da “odak olmaya” kadar varabileceği tutum, açıklama ve eylemliliklere neden engel olmuyorsunuz? Engel olmak ne kelime, neden ateşe benzinle gidiyorsunuz? Neden o ateşin köklerini, yani “üst aklı” bulmaya çalışacak olan saldırıları soruşturacak adalet mekanizmasını tehdit etmeye, savcıları linç etmeye, yargıya müdahale etmeye kalkışıyorsunuz? Neden açıklamalarınızla o “üst aklın” işini kolaylaştıracak bir siyasete imza atıyorsunuz? Öyle ya, madem ülke ateşe atılmak isteniyor, bırakın suçlular bulunsun! Hadi Selçuk Özdağ kendini dövdürdü(!) peki son bir yıl içindeki ondan fazla (soruşturmaları savsaklanan, sanıkları da bulunamayan!) saldırıların da sorumlusu o mu? Onları hiç merak etmiyor musunuz? Neden Adalet Bakanına, İçişleri Bakanına o saldırıların faillerinin bulunup cezalandırılması çağrısında bulunmuyorsunuz? Öyle ya, Afşin Hatipoğlu ve Orhan Uğuroğlu da mı aynı mahfillerin kurbanları yoksa? Yoksa onlar da mı kendilerini sopalayacak kiralık eller buldular?!

 

Madem ki ülkenizi düşünüyorsunuz o halde öncelikle bütün bu saldırıları kınayacaksınız!

 

Cumhuriyet Savcısını MYK üyeleriniz, milletvekilleriniz, ocak başkanlarınız ve teşkilatlarınıza linç ettirmeyeceksiniz!

 

Saldırganları görünmez kılarak “üst aklı” cesaretlendirmeyeceksiniz!

 

Esenyurt’un terör yuvası görüntüsünün ardına ise hiç yaslanmayacaksınız; çünkü bu durum MHP şiddetini aklamaz. Aynı mantıkla MHP ve ülkü ocaklarının “odak olma” durumunu besler sadece!

 

“Küçük Rusya” rolü yapmaktan çıkmalıyız

 

Türkiye, uzun süredir içeride ve dışarıda küçük bir Rusya olmaya hevesli ülke manzarası çizmekte. İşin kötüsü, güçlü bir ekonomiye sahip değilseniz otokratlığınızın da bir kıymeti harbiyesi yoktur!

 

Türkiye’nin coğrafi ağırlığı Avrasya açısından da, Batı açısından da eskisi gibi değil. Krizler de kapımızda. Çin’e D.Türkistan gibi konularda söyleyecek tek bir sözümüz kalmadığı gibi, Filistin meselesi gibi başka hassas olunan coğrafyalarla ilgili de geri adım haberleri yansımaya başladı. Üstelik AB’nin görece güçsüz olduğu dönemlerdeki fırsatları da kaçırdık. Dün, imzaya ramak kalmışken sırf Davutoğlu’nun hanesine yazılmasın diye “ihanet” gibi değerlendirilen vize muafiyetinin değerini bile beş yıl sonra anca anlayabildik. Cumhurbaşkanının sözleri bu durumun gecikmiş bir “itirafı” oldu. Ama elimiz artık o günkü gibi güçlü değil. 

 

Krizlerin kendisi kadar önemli olan husus hiç şüphesiz o krizleri yönetmektir! “Acaba Biden ile başlayacak bu yeni dönemi göğsünde yumuşatıp yönetebilecek kadrolarımız var mı sorusu?” daha önceleri hariciye bürokrasisinde yer almış ama Başkanlık sistemiyle birlikte tırpanlanmış olanlar da dahil, analistlerin kaygıları arasında yer almakta.

 

En baş motivasyonunun iç siyasette konsolidasyon sağlama olan Batı ile krizler, içeride “hukuksuzluklar” ve kötü ekonomi ile daha bir yönetilemez hale geldi. Batı’nın elinin mahkum olduğu görece güçlü dönemlerimizi maalesef heba ettik! Şimdi karşımızda yakında peşpeşe seçimlerin yapılacağı ve arkalarına Biden dönemi açılımları ve kurumsallığını alacak bir Batı var. Ama biz hala “küçük Rusya rolü” oynamaya devam ediyoruz. Bu ne Rusya’yı, ne Çin’i, ne ABD, ne de AB’yi etkiliyor. Aksine bölgede de ciddi bir “güçsüz yalnızlık” içine girmiş bulunuyoruz! Bunların sebeplerini “değerli yalnızlık” dönemi argümanlarıyla açıklamak da artık karın doyurmuyor. Zira o günleri inşa edenleri de sırf gücü tek elde tutmak için bir bir harcadık. Yerlerini kimlerle ikame ettiğimiz bugün daha açık bir şekilde gelmiş olduğumuz noktayla kendisini gösteriyor.

 

Özcesi, Türkiye'nin Batı ile ilişkilerde ve Ortadoğu'da yegane gücü/sermayesi “hukuk devleti” olmak iken; asla o güce ekonomik olarak ulaşamayacağı bir küçük Rusya olmaya özenmesi, bu minval üzere bir sistemsel dönüşüme gitmesi otoriterleşmeyi artırdığı gibi, varolan hareket kabiliyetlerini de köreltmiştir. Hatta iddialı olunduğu zannedilen milli güvenliği de tehdit eder hale gelmiş, amaçlananların tam tersi bir noktaya varılmıştır. Sadece içeride insan/toplum potansiyelini heder ederek değil, dışarıda da büyük-küçük stratejik ortaklarıyla rasyonel, dengeli, kalıcı ilişkiler yumağı örmeyi beceremeyerek. En basit örneği saha kazanımlarının diplomatik başarıya evriltilememesidir ki, bunu hamasetle “değerli yalnızlık”a atfedip açıklamanın, gerçeklerden kaçış ve başını kuma gömmekten farkı yoktur.

 

Bu akıl tutulmasından bir an evvel çıkmak gerek!