Para nedir?

17.06.2020

“Para” İrani (Farisî-Kurdî) bir kelimedir ve maden paresi, parçası anlamındadır. Vaktiyle alışverişlerde Sümerlerin geliştirdiği değiş tokuşa dayalı ekonomi sistemi tıkanınca (tıkanacak tabi, düşünsenize bir çift ayakkabı almak için bir çuval elma vermen gerekiyor. On çocuğun olduğunu düşün -düşünme tabi-, bayramda bunlara ayakkabı alman gerekiyor, bir kamyon elma mı götüreceksin pazara? Hem o zaman kamyon ne gezer?!. Diyelim ki götürdün bir şekilde, o ayakkabıcı onca elmayı ne yapacak? Yiyecek mi? Yoksa konser karşılığı dengbêjlere (Kürtçe söyleyen sanatçılar) mi dağıtacak? Bir de bu işin akşam eve dönüşü var; hanım basacak fırçayı, onca elma ile şuncacık ayakkabıları mı aldın boynun devrilsin herif! diye bağıracak, zor mesele! Sonra ortalığı çürük elma kokusu saracak. Al başına ekonomik kriz. Anlayacağınız bugünkü ekonomi sistemimiz gibi gelip duvara toslamış değiş tokuş düzeni) mal değişim aracı olarak maden parçaları kullanma gereği duyulmuş. İşte o parçaya pare ya da para denmiş.

 

Para fikri, değiş tokuşa dayalı ekonomi sistemi yürümediği için maliye bakanını değiştirip yerine dünya sistemiyle entegre bir ekonomist getiren Sümerlerin başının altından çıkmış anlayacağınız. Mezopotamya’da yapılan kazılarda elde edilen bulgulardan (ben bulguların yalancısıyım) anlaşıldığı kadarıyla eski maliye bakanı kovulmamış, istifa etmiş (Gelecek Partili Serkan Özcan çapında acar bir ekonomistin gün aşırı balyoz misali salvolarına maruz kaldıysa demek ki). Lidyalılar ise ilk madeni parayı sikke şeklinde tedavüle sokmuşlar. Ama artık parayı Lidyalılar buldu diye biliyoruz. Bence Sümerler fikir bizimdir, bu Lidyalılar bizim fikri çaldılar diye telif davası açsaydı yüklü miktarda bir parayı tazminat olarak alırlardı. Yapmamışlar. Belki de birileri onlara, büyüklük sizde kalsın, para için mahkemelere düşmeye değmez, para dediğiniz ne ki, “elinizin kiri”, bugün onlar biz bulduk diye havasını atıyor olabilirler, bakarsınız günün birinde sizin bankanız bile olabilir (şu ileri görüşlülüğe bakar mısınız: Sümerbank!!!) diyerek onları durdurmuş olmalı. İşte bu çokbilmiş arabuluculardan bize bir atasözü miras kalmış. O gün bu gündür nerede bir parasal sorun varsa maymuncuk gibi bu atasözü devreye giriyor ve mesele kapanıyor (normalde maymuncuk açan bir alettir, nedense burada kapatma işlevini gördü, vardır bir hikmeti zahir).   

 

“Para elin kiridir” şeklindeki Türkçe atasözü buradan gelir işte. Kürtler de: “Pere qirêja destan e” demişler. Aynı anlamda (birilerimizin ataları fena halde kopyacıymış anlaşılan. Ben burada isim verip milletin atalarının içinde rencide etmek istemem. Onlar kendilerini bilir).

 

O değil de ben paranın kire benzetilmesine taktım kafayı. Atalardan kalma müktesebatta buna dair bir işaret yok. Başka bir şey değil de neden kir? Mesela neden uçup giden sigara dumanına benzetmemişler (Sigara mi vardı o zaman demeyin, paranın, üzerinde mikrop barındıran kirli bir şey olduğunu mikroskop icat edilmeden bilen atalar sigaranın da keşfedileceğini bilirlerdi herhalde. Üstelik Sümerbank’ı önceden bilmişken).

 

Evet, neden kir? Ben şahsen elime şöyle kallavi bir para destesi geçince, hiç de ellerim kire bulaşmış gibi gelmiyor bana. Tam tersine büyük bir iştahla sarılırım ve lavaş ekmeğini beş parmağıyla keledoşa bandırmış ve lokmayı ağzına atmış sonra parmaklarını büyük bir hazla yalayan Vanlı Hecî Möhyedîn gibi yapışırım. Her bir yaprağını çevirirken parmağımı dilime götürüp yaladığımda Şemdinli balı tutmuş sonra da parmağını yalamış gibi zevk alırım. Kirde bu lezzet var mı Allasen?

 

Aslında şu korona sürecine kadar böyleydi desem daha doğru olur. Çünkü uzun bir eve kapanma sürecinden sonra geçenlerde şöyle bir gezintiye çıktım. Çıkar çıkmaz bende bir takım değişiklikler olduğunu anladım. Uzun bir riyazet döneminden sonra insanlar arasına karışan derviş tedirginliği vardı üzerimde. Ayaklarım yürümeyi unutmuş gibi yalpalıyordum. İnsanlar benimle aralarına belirlenmiş bilimsel sosyal mesafenin iki üç katı kadar bir mesafe koyarak gelip geçiyorlardı. Tekinsiz gelmiş olmalıydı yürüyüşüm. Ayaklarım yürümeyi unutmuş olsalar da beynim çevreyi çabuk algıladı ve yanından geçtiğim süper markete girip bir şeyler almam için içgüdülerimi tetikledi. Girdim içeri. İnanır mısınız, Yeşilçam filmlerinde İstanbul’a ilk defa gelmiş Gevaşlı Hecî Fexredîn’in Haydarpaşa garının önündeki şaşkın halinden beter oldum. Bir şey isteyecek oldum birinden, yüzüme anlamsız anlamsız baktı. Müşteriymiş. Süper markette bir şey istenmez, gidip reyondan alınır ve kasadan geçirilir. Bakkal gibi istenmez, üstelik müşteriden hiç istenmez. Utandım ve bir şey almadan zar zor bulduğum çıkış kapısından dışarı attım kendimi.

 

Biraz daha yürüdüm. Bu sefer bir bakkala girdim. Bir şeyler istedim. Cebimden parayı çıkarırken bir akrebi çıkarır gibi titreyerek çıkardım parayı. Şöyle parmak ucuyla tutup bakkal amcaya uzattım. Sonra gayri ihtiyari parmaklarımı temizlemek maksadıyla üstüme sürdüm. Cebimdeki para neyse de bakkalın verdiği para üstünden kurtulmak için acele ile eve döndüm ve paranın taşıması muhtemel olan kirden, virüsten kurtulmak için dakikalarca ellerimi, yüzümü yıkadım.

 

Bu sırada eskiden cebimde taşıdığım paranın verdiği sıcaklığı hatırladım. Yolda giderken ara ara ellerimle dokunur o sımsıcak duyguyu tekrar takrar yaşardım. Toplu taşıma araçlarına binerken, inerken mutlaka paranın bulunduğu cebimi kontrol ederdim. “Sayın yolcular, kıymetli eşyalarınıza dikkat ediniz” şeklinde bir anons duysam ya da bu anlamda bir uyarı yazısı görsem ilk olarak elim paranın bulunduğu cebe giderdi ve paranın kuluçkaya yatmış altın yumurtlayan tavuk gibi cebimi ısıtmasının mutluluğunu iliklerime kadar yaşardım. Ama şimdi, bu kirli nesnenin “bulaş”ından kurtulmak için kaç kalıp sabun tükettim Allah bilir.

 

Atalar! Var ya, sizden hakikaten korkulur. Az kalsın para elin virüsüdür diyecekmişsiniz.