Salamut Yaylasında sabah

05.08.2020

27 Temmuz 1999  

  

Yayla evindeyiz. Akseki’ye bağlı Çaltılı - Çukur Köyü’nden bir Renault-Station arabayla bu köyün Torosların içindeki yaylasına üç dakikada ulaştık.

 

Etraf sedir ağaçları ile kaplı. Yol, sabitlenmiş çakıllı bir yol. Bir serin rüzgâr esiyor. Bir yaylaya ilk defa geliyoruz, çoluk, çocuk ve bütün hane halkıyla.

 

Güneş, tam tepemizde dolaşıyor ama hava ılık. Ağaçların gölgesine sığınmış olan keçiler arada bir meleşiyor.

 

İki odalı bir dağ evindeyiz. Ağaçlarda ötüşen bülbül sesini diğer kuşların sesinden rahatlıkla ayırabiliyorum.  Pürüzsüz bir gökyüzü, bir ‘Gökdeniz’ adeta. Akdeniz’den bir hayli uzaktayız.

 

Köy, Akseki ile Manavgat arasında, sınırda. Bizi, ailece yaylaya davet eden Hüseyin Bacanak. Bu köyün imamı olan bacanağın çağrısına uyarak bu şirin yaylaya geldik.

 

Bir Yalnız Ardıç Ağacı

 

Dayanıklı, uzun ömürlü, koyu yeşil ve sık iğne yapraklı bir ağaçtır bu ardıç ağacı. Dağların yeşili ve göğün mavisine karışmış gibi duran bu yalnız ağaca, uzun uzadıya baktım. Sessizce, ufukta gezinen gözlerimi, bu yeşil ve mavi sonsuzlukta dinlendirdim.

 

İkindiye doğru, hafif esen yayla rüzgârının getirdiği bir serinlik, berrak pınardan akan buz gibi yayla suyu ve yayla dumanı, daha önce yaylalar üzerine yazılmış birçok şiiri hatırlattı bana.

 

Akşam namazını, büyük bir sessizlik içinde komşu yaylacılarla birlikte kıldık. Bu saatte köyün çobanı; oğlakları, keçileri dağdan aşağıya doğru indiriyordu. Oğlakların boyunlarına bağladıkları çıngırakların sesleri biri birine karışıyor, bulunduğumuz ortama, ayrı bir hava, ayrı renk katıyordu.

 

Gece 20.30 da karşı dağın ardından ay doğdu üstümüze. Bütün cazibesi ve bütün görkemiyle nazlı bir gelin gibi yüzünü göstermeye başladı.

 

Bu gece, bu yaylada, ayın doğuşunu ve yükselişini sessizce seyretmek ne kadar güzel!

 

Gece, yer yatağında, yıldızlarla cilveleşen aya bakarken, yirmi beş hanelik bu yaylada ne çok üşüdüm. Oysa aylardan Temmuzun sonuydu. Bu serin yayla gecesinde derinden derine soluklanarak ve yıldızı bol gökyüzünü, bir atlas yorgan gibi üstüme örterek deliksiz bir uykuya daldım.

 

Uykum, bir tüy gibi hafiftir. Birden bir ses duyarak, bu derin uykudan irkilerek uyandım. Bu serin gecede, uzaktan uzağa perde perde etrafa yayılarak gelen ses, Toros dağlarında yankılanıyordu. Kulaklarıma değen bu ses, bir ezan sesiydi. İçimi ürperten bu ezan sesiyle yattığım yer yatağından kalkıp doğruldum. Bir an için etrafıma bakınarak ezanı sonuna kadar huşu içinde dinledim. Abdest alıp köyün camisine doğru yol aldım. İmam olan bacanağın arkasında, üç ihtiyar adamla birlikte sabah namazına durdum.

 

Sabah güneşi, bu yaz günlerinde bile başı hala karlarla kaplı olan Toros dağlarının ardından yaylanın üstüne doğdu.  Gün ışıdı, Güneş bir mızrak boyu yükseldi. Yaylada, sabah oldu.

 

Sabahı şerifler hayr ola, hayırlar feth ola, şerler def ola, işlerimiz asan ola.

 

Ya Fettah, Ya Rezzak, Ya Allah.

 

Salamat yaylasında iki gün kaldım. Orada derin hülyalara, hayallere daldım. Dünya adına, fanilik adına yalnızlık ve sessizlik adına ve nihayet sonsuzluk adına her ne varsa toplayıp heybeme aldım. Hane halkıyla beraber yayladan ovaya indim. Ardından bir yayla şiiri yazdım. İşte o şiir:

 

Yayla Şiiri

 

a.

Yaz gelince biz yaylaya çıkarız

Issız kalır çarşılarımız, pazarlarımız

 

b.

Yaz gelince, Toros yaylalarına gel

Ey çölü vahaya tebdil eden güç,

Toprağı, kekiğe sevdiren kudret

Sıcak yazı, bahara döndüren el

 

c.

Yaylada olmak;

Yıldızı bol gecelerde,

Gökyüzünü seyre dalmak,

Bir düş görme vaktini

Hayra yormaktır.

 

d.

 Vakit tamam  

Yaylaya gitme zamanı

Göçümüz var, denkleri balyalayın

Toparlanın çocuklar,

Haydi

Yaylaya çıkıyoruz.