Sevmedim bu siyasi atmosferi

06.04.2020

Yola çıktığında ülkenin siyasi iklimi sağlıklı değildi. Bu nedenle ileri demokrasi, hak, hukuk ve adalet vaat eden söylemleri; yolsuzluk, yoksulluk ve yasaklarla bu güçlü kadronun etkin mücadele edebileceğine dair millette oluşan derin inanç AK Parti’yi kısa zamanda iktidara taşımıştı.

 

Aradan 18 yıla yakın bir zaman geçti ve geldiğimiz gün itibariyle ülkemiz demokrasisi ve düşünce hayatı hiç de umut verici bir manzara sergilemiyor doğrusu. Özellikle son beş-altı yıl içerisinde yaşanan kırılmalar ve ardından yeni geçilen son derece mahzurlu partili cumhurbaşkanlığı nizamı, düşünce hürriyeti ve demokrasimiz açısından büyük tehditler içerir hale dönüştü.

 

Yeni sistemin formal demokratik görüntüsünün ardında adeta irice bir Baasçı ruh yatıyor. Tüm sistem esasen sadece bir kişinin bilgi, birikim, algı, yetenek ve arzularına terk edilmiş, tüm medyaya hakim resmi-gayrı resmi bir takım operasyonel kadrolar eliyle oluşturulan ulu hakan- ebedi şef kültüyle de devletin tüzel kişiliği bir faniyle tecessüm ettirilmeye çalışılıyor. Biraz din sosu ve milliyetçi hamasetle kutsallaştırılmış hükümetin ve liderin icraatlarına itiraz eden, eleştiren her kim varsa ya FETÖ’cü ya hain bölücü veyahut devlet düşmanı terörist olarak yaftalanıyor. Önce sosyal medyada ve bağlı yayın organlarında Şebbiha ruhlu trollerce hacamat ediliyor ve eğer akıllanmazlarsa bizzat devletin güçlü yumruğu devreye sokuluyor. İstedikleri kayıtsız ve şartsız herkesin mevcut iktidarı ve liderini ta’zimle anması ve yaptıklarına hayranlık duyması. Bunu kesin, net ve tartışılmaz şeklide sağlamaya çalışan profesyonel bir ekip olduğu su götürmez ve toplumsal algıyı da bizatihi kontrol altında tutmak gayretindeler. Başarılı olmadıkları da söylenemez, zira düşmanlaştırmak ve şeytanlaştırmak konusunda oldukça mahirler. Beslenme alanları marjinal muhalifler ve onların bu isteklerini karşılamaya matuf söylemlerde bulunup devleti ele geçirdiklerinde eski jakoben vesayetçi baskı günlerine ülkeyi geri getirmek arzusunda olan azınlıklar. En ufak bir eleştiride, en hafif suçlamaları o kesimlerin değirmenine su taşımak oluyor. Dolayısıyla ‘yanlışları, hukuksuzlukları, yolsuzlukları görme, söyleme, konuşmayın; yoksa öcüler sizi ham yapar’ silahıyla kitleleri etkilemeye çalışıyorlar. Hatta ben lideri aslında severim demek bile yetersiz; ‘bizim istediğimiz ve şartlarını belirlediğimiz gibi seveceksin’ dayatması içerisindeler.

 

Geldiğimiz noktada ülkemizde akademi ve nitelikli entelektüel uğraşlar da çökme noktasına neredeyse erişmiş durumda. Zira iktidar ve yancılarının insan seçiminde birikim, donanım, erdem, ahlak, yeterlilik, dürüstlük ve adil olmak gibi temel vasıfları öteledikleri üzerinden epey zaman geçti. Aradıkları tek şey koşulsuz bağlılık da değil, bilakis her türlü durumda lideri ve hükümeti ölümüne savunmak! Sağlıksız ve kötü kullanıma çok açık bir gidişat ama sanırım onlar razılar, yeter ki iktidarlarının yanında dursunlar. Öyle olmasa geçenlerde gevşek, agresif, saygısız ve yalancılığı ortaya çıkan bir profesörü sırf Türkiye’deki sağlık sistemini ve hükümeti övdü diye baş tacı yapmaya kalkar mıydı iktidar medyası ve trolleri? Bu neyin özgüvensizliği ya da korkusudur anlayamıyorum. Dün, bu harekete açıktan düşmanlık yapan birçok ünlü isim bugün çıkar niyetleri apaçık bir şekilde sırf iktidar goygoyculukları nedeniyle el üstünde tutuluyor ve bu davaya katkıları asla yadsınamaz eski yol arkadaşlarımıza sövmelerine izin veriliyor ve hatta belki de teşvik ediliyorsa burada kesin bir arıza vardır. Ya dava denilen şeyin mahiyeti değişmiştir, yada dava dava diyerek gücü eline geçirenlerin hedefi. Ancak unutulmaması gereken bir şey vardır; kendisine ulvilik atfeden hiç bir hareket şayet erdem, ahlak ve adalet gibi ilkelerden vazgeçerek  varlığını sürdürmek istiyorsa bunun imkanı yoktur. Bu olsa olsa insanlığın yüce ideallerinden yola çıkarak elde edilen ve ne yazık ki sonrasında dönüşen zaman ve mekanla sınırlı bir kudretin kaybedilmemesi adına verilen dünyevi bir kavgadır artık. İş bu raddeye geldiyse, o gücü korumak adına her türlü ahlaksızca yöntem meşru da görülebilir.

 

Ne demişti Galip Erdem;

 

‘’Bizler davayı Ağrı Dağı’nın zirvesine çıkaracaktık. Yola koyulduk… Bin zahmet ve emekle acılar çekerek dağa tırmandık. Zirveye vardığımızda sevincimiz sonsuzdu. Ama küçük(!) bir noksanımız olduğunu fark ettik. Davayı dağın eteklerinde unutmuştuk. Meğer biz davayı değil, kendimizi zirveye çıkartmışız.’’

 

İnsan merkezli ileri demokrasi, inanç ve fikir hürriyeti, insan hakları,  yolsuzluklarla mücadele, kolektif akıl, toplumsal barış, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, ekonomik kaynakların yerinde ve etkin kullanılması gibi ideallerin parıltısıyla iktidara gelip bir dönem ülkemizde çok önemli reformlara imza atan ve lider kadrosunun İslamcı kökenden gelmeleri nedeniyle de ayrıca bir ‘’dava’’ sorumluluğu taşıdığına inanılan bir hareketin sonuçta vardığı yerin gereksiz bedeller ödeten ve anlamsız hamasetlerle sıvanmış lider-devlet kutsamasına evrilmesi gerçekten üzüntü verici.

 

Bilgi ve hakikat ehlinin yaptığı uyarılara kulak vermek bir yana, gerçeğin hatırlatılmasının bünyelerinde yarattığı rahatsızlık nedeniyle olmadık söylem ve eylemlere başvuranlar, yollar ayrılma noktasına gelince de içine düştükleri endişe nedeniyle çok kolaylıkla tetikçi trollerini (şebbiha) devreye sokabiliyorlar işte. Neyse ki bu coğrafyada doğruluk ve tahammül ehli yiğitler hiç bitmez; tükenmeyecek inşaallah.

 

Selam ve dualar…