Siyaseti yeniden kavramsallaştırmak ve hayırlarda yarışmak

13.01.2021

“Herkesin (her toplumun/kavmin/aynı amaç etrafında biraraya gelmiş topluluğun) yüzünü çevirdiği bir yönü/hedefi/gayesi vardır. Öyleyse siz ‘hayırlarda yarışın’! (hedefiniz/gayeniz/amacınız bu olsun!) Nerede olsanız Allah sizi biraraya getirecektir”

 

Bakara Suresinin 148. ayetini farklı meallerden, birbirini destekler mahiyette küçük ayrıntılarla şu şekilde okumak da mümkün:

 

“…siz de hayır işlerine koşun, birbirinizle yarış edin…”

 

“…herkesin yüzünü çevirdiği bir yön vardır. Siz hayırlarda yarışın…”

 

“Herkesin bir hedefi olur ve ona yönelir. Siz hayırlarda (iyiliklerde) yarışın…”

 

Neden “siyaseti yeniden kavramsallaştırma” önerimiz “hayırlarda yarışma” teklifi ile başladı?

 

Ülkemiz maalesef zihniyet evrenlerinin çarpışmasından, kimliklerin çatışmasından ve siyasetin haddini bilerek paylaşmaktan ziyade ‘hepsini kazanmak’ olarak algılandığı çeperden çıkabilmeyi bir türlü başaramamakta. Sorunun bir tarafında bunun bir sorun olarak görülüp görülmediği, aşılmak istenip istenmediği var; diğer tarafında ise bu yapılmadığı müddetçe otoriterleşme ve rövanşizm sarmalından çıkıp ihtiyacımız ve zorunluluğumuz olan “demos”u (farklılıklara rağmen birarada yaşamayı becerebilecek yeni toplumu) birlikte inşa edebilmeyi nasıl başarabileceğimiz.

 

Siyaset, mega idealleri olanların mümkünse “hepsini aldığı-kazandığı”; tersi durumda başka mega idealleri olanlara karşı “tümünü kaybettiği” bir amaç ise eğer, nasıl olup araç kılınacak? Kim, hangi şartlarla bunu nasıl kabul edecek? Kendi “doğrularını” başkalarının “yanlışları” ile asla paylaşmak istemeyenlere bu mesele nasıl benimsetilip bir normalleşme zemini üretilebilecek? Sarmaldan-döngüden çıkıp artık “merkez-çevre çatışması”nı da anlamsız hale getiren, başka çözüm yolları üretilmesini sağlayacak zihniyet zemini nasıl üretilip işlevsel hale getirilebilecek?

 

Mesela ‘mega ideaları’, Paxottomana’ları, birgün inşa edilecek ‘cennetleri’ olanlara, bütün sorunların da aslında geçmişteki “Altın Çağı” gelecekte inşa etme yürüyüşünden sapmaktan kaynaklandığını düşünenlere bu ihtiyaç nasıl anlatılacak?

 

Hala yegane çözümlerin -“öteki”nin varlığından beslenmesi gerçeğine rağmen- seküler siyasal milliyetçiliklerde olduğuna inananlara nasıl benimsetilebilecek?

 

Kendi geçmişini tartışma etmeyi kutsala dokunmak olarak algılayan, çözüm noktasındaki kendi güçsüzlüğünü yanılmazlığına inandığı resmi ideolojiye bağlanarak tolere ettiğini düşünenlere nasıl kanıksatılacak?

 

Ya tevhid toplumunun (daha genişleterek ve popülarize ederek dindar diyelim) alameti farikasının çoğlulculuk ile çatışmak, kızıl elmasının gün gelip herkesi kendine benzetmek olduğuna inanan ve kendi içindeki mozaiğin bile aslında buna izin vermediğini gözlemleyemeyenlere?

 

Mesela yukarıdaki ayeti kendi inhisarında görüp “sadece müminlere seslendiği” yüzeyselliği ve adeta “etnik milliyetçi yaklaşımı”yla okuyanlara ihtiyacı ihtiyaç olarak gösterip durumu nasıl izah edeceğiz?

 

Ve bu sıfır toplamlı oyunun çeperinden nasıl çıkabileceğiz?

 

Sondan başlayalım.

 

Diyelim ki ayet sadece müslümanlara sesleniyor. Peki bu sınıfın da kendi içinde bir çoğulculuğa sahip olduğunu da izhar etmiyor mu tüm zamanlar açısından düşündüğümüzde? Herkesin kendi öncelediği hedefleri var ve aslolan herkesin hayırlarda yarışması! İkinci husus ise şu: Peki müslümanların güçlü olmadığı toplumsallıklarda onlara da avantaj sağlayan bir toplumsal duruma tekabül etmez mi bu “özgürce hayırlarda yarışabilme” imkanı. Bu paragrafta müslümanlar hakkında söylediklerimizin tümü diğer kimlikler açısından da, müslümanların kendi içindeki çoğulluk açısından da geçerli. Gannuşi’nin isabetle buyurduğu gibi “ister yüzde 90’ı müslümanlardan oluşan bir toplumda olun, isterse yüzde 10’u, yapmanız gereken şey ilkeler-değerler bağlamında değişmemekte ve her duruma ilişkin fıkhetme ameliyeniz geçerli olmaktadır. Yüzde 10 iken talep ettiklerinizin yüzde 90 iken başkaları için de geçerli olması!

 

Dikkat edilirse sadece kimliklerin çoğulluğundan değil, değer çoğulculuğundan ve yarışmasından bahsetmekteyiz. Eğer hayata ve siyasete Hegelci bir güç mantığıyla bakmanın sorunlarımızın çözümünde arkaik kaldığını yeter derecede tespit etmişsek, güç ele geçtiğinde “müsahama ederim”, “yasaklamam”, “hakikatin tekliğine inansam da saygı duyarım” kadirşinaslığının (!) ötesinde bir mevziye varmış olmamız beklenir. Rol yapmaktan değil inanmaktan, “mış” gibi davranmaktan değil, gerçek bir ahlaki özden, imandan bahsediyoruz!

 

“Senin dinin sana, benimki bana”, “dinde zorlama yoktur” emirlerinin künhünü kavrayıp bugüne dönük işlevsel hale getirme çabası güdebilecek bir zihinsel ve zihniyetsel birikime sahip olabilmiş, bunu yeter derecede tecrübe edebilmişsek eğer, o değer dünyasında olanlar için bolca ayet mevcut. “Ayet”i sadece kitabın içindekiler olarak anlamayan, her yaratılmışın bir ayet olduğu bilincine ulaşmış olanlar açısından da, bunu doğada tecrübe etmişler bakımından da tespit ettiğimiz sorunları çözümleyemeyen önyargı, ezber kalıp, tek düze düşünceler ve her türlü ataerkilliğin “çözüm” noktasında sorgulanması ve çözümsüz olduklarının görülebilmesi o kadar da zor değil.

 

Mesela sahih ve meşru bir hedef olan entegrasyon gayretlerini asimilasyon seviyesinin ötesine taşıyamayan Batılıların İslam medeniyetinin tarihselliğinden istifade etme gayretleri, Osmanlı’daki “millet sistemi”ni incelemeye tabi tutmaları ne derece anlamlı ise; bizlerin de o konularda anakronizme düşmeden ve yeniden “zımmilik” önerisinde bulunma cüretini gösteren kazalara mahal vermeden mezkur Batılılar kadar bu işlere kafa yormamız o derece makul, mantıklı, gerekli, hatta farz!  

 

Siyaset, varolanı düzenleme ve toplumsal taleplere bir cevap arayışı ise; farklı değerler sistemine sahip olmasına rağmen toplumsal “öteki”yle iyi işler kotarmak hepimizin hayrına ise, o halde “hayırlarda yarışma” ilkesini yeni bir “demos” oluşturmada temel almak, gayet insani, İslami, hikmetli, faydaya haiz bir sonuç ortaya çıkarabilir.

 

Az yukarıda sıraladığımız ve dahası da olan “taraflar”ın çözüm için baktıkları “dün/tarih”, oradan mülhem yaşanmışlıklar üzere üreyen kimliksel tercihler eğer herkesin faydasına olmak kaydıyla “çözüm”e katkı sağlamıyor, aksine çözümlere barikat oluyorsa, öncelikle bunun nedenlerini teker teker o kesimlere göstermek ilk adım olmalı! Ardından, farklı “değerler ve kimlikler” ile çatışmayı değil tavsiyeleşmeyi önceleyen ve ortak faydamıza haiz “demos”u oluşturmak için “hayırlarda yarışmaya” davet eder şekilde siyaseti yeniden tanımlamak kaçınılmaz.

 

Kendi mahallesinde bile ziyadesiyle sorun oluşturacak “değer dayatma”nın ötesinde “değerlerin yarıştığı özgürlük ortamı”nın inşasına topluca gayret göstermek için insanlık yeter derecede tecrübeye sahip oldu nitekim. Yani bu konularda ellerimiz de boş falan değil. Üstelik oluşan “değerler”in evrensel normlar ve insanlık tecrübeleriyle sınanıp sınanmadığı, kendi önceliklerimizin herkes için geçerli olup olmadığı, hakikatin bizim biricik ellerimizde olup olmadığı, kızıl elmalarımızın tarihsel tabu mu, ayakbağı mı, bizlere zihniyet duvarları ören ağlar mı olduğu da ziyadesiyle tartışmaya açık iken, ellerimizde dondurulmuş hakikat meşaleleriyle dolaşmak mı sadra şifadır yoksa tevazuyu kuşanıp başkalarına her konuda muhtaç olduğumuzu kavrayıp “hayırlarda yarışma” gayretini kuşanamadıkça pozitif mutasyona uğrayamayacağımız gerçeğini özümsemek mi?

 

Kimliklerimizi oluşturan tarihi “tarihselleştiremeyip”, ona sadece hakkının teslim edilmesi gereken yaşanmışlıklar dizgesi olarak bakamadığımızda, anakronizme kurban edip aramızdaki kavgaların “savaş baltası” muamelesine tabi tuttuğumuzda birlikte bir gelecek inşası mümkün değildir! Zira geleceği birlikte inşa edecek Medine benzeri “demos”u değil, tıpkı Evs-Hazrec kavgalarında olduğu gibi bize hiçbir çözüm sunmayacak ama kavgayı sürdürürken yalancı bir motivasyon sağlayacak araçları (hain-kahraman ikilemi gibi) üretmekten başka hiçbir iş yapmış olmayız.

 

Oysa kör döğüşten çıkamamak, otoriterleşme sarmalına mahkum olmak o ya da bu kimlik yüzünden değil, tercihlerimizin sarmaldan çıkışı arzulamamasındandır. Bir süreliğine galebe çalmayı yeter gören dünyeviliğimiz, “dinde zorlamada bulunmadan…hayırlarda yarışma”nın da üstünü çizmekte, savaş baltaları yerine o emir tabletleri toprağa gömülmektedir.

 

Hayret ki, bir zamanların “neden tevhid toplumu olamıyoruz?” sorusu tam da karşıtından sadır olan “kaynaşmış bir kütle” hedefine ne kadar da benzemekte. Keşke tarih ve gelişmeler sadece “kaynaşmış kitle/kütle”yi yanlışlamış olsaydı. Öyle olmadı. O zihin yapısı laiklik adına yapıp edilenlerden Kürt sorununa ve 28 Şubat’lara kadar bugünün sorunlarının da temelini oluşturdu. O halde yanlış sorulara çatışmacı cevaplar üretmeyi bırakıp, bugün “çevre” diye adlandırmayı sevdiğimiz kesimlerin nasıl olup da “laiklik” adına değil ama “yerlilik-millilik” adına eski merkezin otoriterliğini kuşandığına, bunun sistemsel olmaktan ziyade sosyolojik, yani sosyo-kültürel ve zihniyetsel kodlarına odaklanmalıyız. Toplumsallıklar arası çatışmaları zihnimizde normalize etmekten ya da bize uzak ideolojik yaklaşımları suçlamaktan bir parça uazaklaşıp Devlet ile toplum arasında neden bu derece boşluklar oluştuğunu, ara katmanların neden sivil toplum (yani bizler) tarafından yeterince doldurulamadığını, o sorumlulukların neden gerektiği ölçüde yerine getirilemediğini ve bundan kaynaklı sebeplerden ötürü her gelenin o boşluğu “her şeyi kazanan” siyasetiyle nasıl doldurmak zorunda kaldığını(!) tartışalım. Tartışalım ki yapmadığımız, sorumluluklarını yerine getirmediğimiz alanlardan/şeylerden ötürü siyasetin “bizim adımıza” nasıl otoriterleşmek zorunda kaldığını doğru analiz etmiş olalım! Bilmem şimdi “hayırlarda yarışma” postulatının ne tür bir sahici zemin ve toplumsal bereket alanı oluşturacağını hissedebildik mi, değerini kavrayabildik mi?

 

Bir de buna yeri gelmişken;

 

“sizi ayrı renklerde, dillerde yaratık ki TANIŞ OLASINIZ”

 

“herkes için EMEĞİNİN KARŞILIĞI VARDIR”

 

“DİNDE (yaşam biçimi ve o yaşamı oluşturan değerlerde) ZORLAMA YOKTUR” ayetlerini, düstürlarını, işaretlerini, hikmetlerini de ekleyelim. 

 

Kendimizi hangi kesime ait hissediyor olursak olalım (ya da hiçbir aidiyet hissi duymuyorsak da) o tabletleri gömdüğümüz yerden çıkarmak, ezberleri sorgulamak ve siyaseti yeniden tanımlamakla işe koyulmalıyız…