Siyasetnameler

31.10.2020

Ahlaki siyaset ile reel politik arasında uyum sağlamaya çalışan, aynı zamanda erdemli bir toplum yaratmayı da hedefleyen metinler olarak niteleyebiliriz siyasetnameleri.

 

İdareci/yönetici/imam/halife/hükümdarı güç zehirlenmesinden korumaya çalışmasının kendi dönemi açısından da anlamı vardı; zira geleneksel devlet, yöneticinin güç ve otoritesinden oluşmaktaydı. Tüm yetki onda toplanmaktaydı. Bu açıdan siyasetnameler bu yetkileri ve bunlardan kaynaklı zaafları sınırlama amaçlı iki meşruiyet umdesini/gücünü kullanmaktaydı: Biri ilahi irade (Tanrı/Allah), diğeri ise hükümdarın iktidarını daha uzun ve sağlıklı sürdürebilmesi imkanına dönük çaba.

 

Hükümdarın ilahi otorite karşısındaki sorumluluğu onu iyi insan olmaya zorlamaktaydı. Bu da, siyasetname yazarlarına ahlaki ilkeler ve davranış kodlarının neler olduğuna ilişkin modellemeler yapma imkanı sunmaktaydı.

 

Siyaset; muktedirin otoritesini sağlama alma ve iktidarını sürdürme olarak tanımlandığı için, bunun araçlarının neler olduğuna ilişkin konular da (askerin ve halkın hoşnutluğu gibi) siyasetnamelerin içeriğini oluşturmaktaydı. Adaleti sağlama baş hedef olmakla birlikte, muktedirin merhameti, affediciliği, hoşgörüsü ve bunların yöntemleri siyasetnamelerin ana konuları arasındaydı. Maliye, askeriye gibi alanlardaki teknik detayların amacı tebanın memnuniyetini süreklileştirme ve böylelikle iktidarın devamlılığını sağlama amaçlıydı.

 

Sadece İslam medeniyetine değil, Çin ve Hint medeniyetine dair olanlarda da akıl, bilgi ve ahlakın öneminden bahisle; cesaret, hilm, cömertlik, adil ve dürüst olma, tedbirli davranma, sır saklama, istişareye dayalı hareket etme, işi ehline verme gibi hem kişisel hem de yönetimsel/idari ilkeler ortaklık içermekteydi. Felsefi açıdan insana, özgürlük ve haklara, adalet ve hukuk anlayışına ya da idari teşkilatlanmalarda ihtiyaçlara, devletin büyüklüğüne, sosyolojik yapılanmaya göre farklılıklar söz konusu olsa da yönetimler genel anlamda birbiriyle benzeşmekteydi.

 

***

 

Peki bütün bunlar bugüne dair bize ne söylemekte? Hangi yönleriyle bugüne intikal ettirilebilir ve faydalar sağlanabilir? Modern sistemler, siyasetnamelere ihtiyaç göstermeyecek kadar komplike bir ilerlemenin unsuru ve onların amaçladıklarının sistemleşmiş cevaplarını bizlere sunmakta mıdır?

 

İçinde siyaset felsefesinin amaçlarının da yer aldığı sorular bunlar. Bir yönüyle baktığımızda gelenekte hükümdar ile özdeşleşmiş bir otorite ve devlet tablosu varken bugün, kişilerden bağımsız bir devlet organizmasıyla karşı karşıyayız. Her açıdan komplike sorunlar, yönetişimi adem-i merkeziyetçiliğe zorlayan gelişmeler, organizmayı sağlıklı işletmek için geliştirilen yöntemler söz konusu. Her ne kadar bütün bunlar da insan unsuruyla gerçekleşmeye devam etse de, insanı daha geri plana iten sistemi öne çıkaran gelişmeler içine girdi insanlık. Dolayısıyla sistemin iyi işlemesi daha az insana bağımlı hale geldi. Artık akıl ve bilgiden bahsettiğimizde, sadece bir kişide zorunlu olarak bulunması gereken bir akla ve bilgi donanımına değil, ortak birikimsel akla, birikerek ve sınanarak gelmiş olan bilgiye ve bunlara dayalı sistemleşmiş yapılara atıf yapmış oluyoruz. Ahlaki olarak amaçlanmış olanı tek tek insanlardan değil sistemden bekliyoruz. Sistemin doğru kurulması ve işlemesi, sisteme katkı yapan insani birikimin de ahlaki hedefleri tutturmasını beraberinde getiriyor. Bir kişiye ya da etrafındaki kadrolara güven duyup duymama, onların dürüst olup olmamaları meselesi, sistem ile yer değiştiriyor ve şeffaf olup olmama, denetlenebilir olup olmama, tek tek insani tavırların önüne geçiyor. Ölümlü bir insana değil, sistemin iyi-doğru işleyip işlememesine odaklanıyor ve daha iyi işlemesi için gayret sarfediyorsunuz. Nitekim iyi-doğru işlemeyen bir sistem dürüst kalmaya çalışan insanları bile öğütüyor, kendine benzetiyor.

 

Biz tartışmayı “İslam’ın yönetim ile ilgili kendine özgü biricik çözümleri vardır” ile “İslam, yönetim ile ilgili sadece genel ilkeler vazetmiş, gerisini insanlığın tecrübesine bırakmıştır” tespitleri arasında gidip gelerek tartışaduralım; aslolan, yani ortak akla-bilgiye-tecrübeye dayalı olarak kurumsal-sistemik bir düzeni hedeflemenin zaten değerlerin ikamesini, kalıcılığını, sürekliliğini içereceği gerçeği her defasında kendisini ortaya koymaktadır.

 

Dolayısıyla, siyasetnamelerde hedeflenen, insan unsuruna dayalı değer odaklı yönetişim hedefi, bugün bunun ancak sistemik bir kurumsallaşma sayesinde gerçekleşebileceği hakikatini önümüze koymaktadır. İnsanlığın geçirdiği evreler, yaşadığı tecrübeler ve kişilerden bağımsız hukuk merkezli somut sistemleştirmeler de neyin, nasıl hedeflenmesi gerektiğiyle ilgili metodolojiyi önümüze getirmektedir. Kadim ile karşılaştırdığımızda hedefler aynı, lakin hedeflere giden öncüller, referans noktaları, otoriteler ve kurumlar farklılaşmıştır.

 

Şu örnek bize belki ayna tutabilir: Bugün mesela gücün genelde tek elde toplandığı despotik ve oligarşik düzenlere eleştiri getirirken, siyasetnamelerde yazılanlardan, sultanların ya da imamların yaşantılarından örnekler vermek, böylelikle gücün kendisinde yoğunlaştığı liderlere tavsiyelerde bulunmak belki iyi niyetli bir yaklaşım; “iyiliği emredip kötülükten nehyetmeye çalışmak” olarak görülebilir. Lakin dünün kendi gerçekliği, sosyolojisi ve zorunlulukları içinde anlamlı olarak görülebilecek bu tutum, bugünün komplike düzenleri, o düzenlere çözüm üretme mekanizmalarının ve deneyimlenmiş alanlarının bilgisi olmadan bir fayda vermeyecektir. Çünkü sistem, o bir kişinin ya da etrafındaki birkaç kişinin akşam yatıp sabah kalktıklarında fikir değiştirmeleri halinde düzelecek değildir. Hem dünya küçülmüş ve ilişkiler girift hale gelmiş, hem de yönetişimin tecrübe edilmiş hali insanlığı başka bir zemine taşımıştır. Yanlış bir düzende en dürüst, namuslu, ahlaklı insanların bile o sistem tarafından kuşatılmaları işten bile değildir. Daha doğrusu “dürüstlüğün, namusluluğun, yönetime, mülke, emanete…ilh” bakışın ilkeleri doğru yönetişim tarafından belirlenir hale gelmiştir.

 

Mesela geleneksel yönetimde emanet ve işin ehline tevdi edilmesi konusu hükümdardan arta kalanlar için geçerli olan bir durumken, bugün makamlardan bağımsız kurumsal bir meseledir. Hazineden ulufe dağıtarak halkı sevindirmek konusunun çok ötesinde anlamlara sahip bir ekonomi yönetimi ve mantığı söz konusudur. Zulmün engellenmesi, kaba güç ortaya koymanın ötesinde, özgürlükleri kısıtlayıp hakları gasbetmeden izlenecek hukuk devleti yöntemleriyle ortaya konduğunda efdal olarak görülmekte, çeşitli ilkelerle garanti altına alındığında adalet ve hakkaniyet ölçülerine uyulmuş varsayılmaktadır. Bu alanlarda yükselmiş olan kurallılık çıtalarının altındaki uygulamalar ya tarih dışı kara-mizah örnekleri ya da hamaset ile yüklü ama adaletsiz, hukuksuz, haksız zihniyetlerin uzantısı olarak görülmektedir.

 

Yine mesela geçmişte, tarihin uzun bir döneminde, iktidara geliş biçimi (dönemine özgü haklı sebepleri de içinde barındırır tarzda) tartışma konusu edilmemiş ama bugün insanlığın en önemli tartışma konuları içerisindedir. Meşruiyetin ve gayrı meşruluğun, ahlakilik ile gayrı ahlakiliğin, haklılık ile haksızlığın, hukukilik ile hukuksuzluğun ölçülerini bizlere sunmakta ve artık değer yargılarımızı oluşturmaktadır.

 

Beka, geçmişte devlet ile hanedanlık ailesinin bekasını birlikte anlamak anlamına gelirken, bugün böyle kavramanın kendisi suçla, ahlaksızlıkla ve hukuksuzlukla nitelenmektedir.

 

Geçmişte istişare tavsiye iken; bugün tekil insan iradesinin ortak iyi adına sorumlu kılınmasından meclise kadar giden bir anlam genişlemesine sahiptir.

 

Adalet; hükümdarın şahsi affetme ve cezalandırma gücüne atıfla kullanılırken, şimdi hukuk devleti normlarına, hatta doğru ekonomi uygulamalarına, kamu hizmetlerinin eşitlik içerip içermemesine atfen tanımlanmaktadır.

 

Ehl-i hal ve’l akd, siyasetnamelerin önemli bir kısmında sembolik bir kurum olarak görülüp sayısı 5, 7, vb. ile sınırlanırken bugün insanlığın ihtiyaçları ve zihniyetsel dönüşümlerle birlikte geniş bir halkaya yayılmış şekilde tanımlanmaktadır.

 

Siyasetnameler, yönetimi iktidarla ile halk arasında bir sözleşme olarak görmezler. Biat, rızaya dayalı karşılıklı bir sözleşme değil, Allah’ın muktedire bahşettiği güce bağlılığın zorunlu göstergesidir. İktidarın adaletli olması, halkın da idarecilere itaat etmesi yeterlidir. Lakin mesela bugün itaat edilmesi gereken ulu’l emr’in hem anlam kapasitesi, hem kapsadığı sosyoloji, hem de itaat çerçevesi değişmiş; belirli bir prosese, hukuka ve kurallara bağlanmıştır.

 

Özcesi, karikatürize ederek söylersek, kadimde hükümdardan ve hanedanlıktan ayrı kurumsal bir devlet mekanizması yok iken, bugün sistemlere, hukuk mekanizmalarına ve süreçlere bağlı, çok kademeli ve çok fonksiyonlu, kişilerden bağımsız bir devlet yapısı söz konusudur. İdeal anlamda ifade edersek adalet ilkesi, emaneti ehline verme, şura, istişare gibi ilkeler amaçsal olarak geçerli ve fakat tanım, çeper, içerik ve form olarak bir dönüşüme uğramıştır. Değişim ilkelerde değil, onlara giden yollardadır. Bu yolların sistemik ve komplike yönlerindeki farklılaşmalardadır. Bu açıdan bakıldığında siyasetnameler dünü anlamada, bugüne dair yol göstericilikte referans oluşturmada faydalı metinlerdir. Dünü bugün tekrarlamaya çalışan anakronik arayışları kavramada, onların hatalarını gözlemlemede de istifadeli kaynaklardır.

 

Bütün bunlara karşın, modern siyaset ve çağdaş kamu yönetimi ilkelerinin kadimde de çözülmesi arzulanan konularla ilgili önemli bir birikimi söz konusudur. Bu birikim yok sayılarak yapılacak tarih yolculukları aradığımızı bulmamızda bize katkı yapmayacaktır. Aksine, bugün incelediğimiz birikimin doğrularını kavramada referans olma özellikleriyle belki ama kendini tekrar etmesini beklediğimiz çerçeve ve formlarda asla değil. Bunun için çözüm, bugün elde edilene odaklanmak ve bugünü anlamaya çalışmaktan geçmektedir.

 

İçinde, kendi geçmişinin üzerine toprak atmayı beraberinde getiren yanlışları da barındıran bu tarz metinler, geçmişin “unutulan doğruları”nı tekrar canlandırmak için bugüne taşıma amaçlı değil, tarihin tekrar etmesini arzu etmediğimiz yanlışlarını anlamak için faydalı olacaktır.

 

İnsanlık tarihi açısından Adem(s)’den bu yana değişmeyen şey kelimelerdir. Bunların amaçlanmasında bir değişiklik yoktur. Kelimelerin uygulanma metodları ve sorumluluk sahalarında gelişimler söz konusudur ki, bunlar da zaten insan aklı ve sorumluluğunun uhdesindeki alanlardır. Tarih formel olarak kendini tekrar edebilseydi, o akla ve sorumluluğa zaten ihtiyaç olmazdı.