Tersine Türkiyelileşme

13.10.2020

Başlıktaki ifade “HDP tersine Türkiyelileşme yaşıyor” başlığıyla, partisine dönük eleştiri ve çözüm yollarını twitter hesabından paylaşan, Kobani olaylarıyla ilgili başlatılan soruşturma kapsamında tutuklanıp yerine kayyım atanan Kars Belediye Başkanı Ayhan Bilgen’e ait.

 

Bilgen, HDP’nin kendisine dönmesi, sorunlarını çözecek değişime yönelip kendini yeniden inşa etmesi, ezberlere dayalı siyaset yapma tarzını terk etmesi ve önyargıları bozacak siyasetlere yönelmesinin gerekliliği, nedamet ve özeleştiri adına önemli paylaşımlarda bulundu.

 

Hiç şüphesiz altını çizdiği hususlar pekçok açıdan değerlendirmeyi hak ediyor. İlki, HDP ve vesayet altında siyaset yapmanın hem kendisine, hem ülkeye, hem de bölge halkına ödettiği bedellerle ilgili ki zaten bu açıklamayı dikkate ve tartışmaya değer kılan da bu. Diğeri ise HDP için yapılan eleştirilerin diğer partileri bağlayan ve Türkiye siyasetine bakan yönleriyle ilgili. Bu da bize “Acaba tersinden Türkiyelileşme meselesi sadece HDP için mi geçerli?” sorusunu da sordurtabilir. Bu açıdan “daha az önemli”den önemliye doğru kendimce bir sıralama yapmaya çalışacağım.

 

Karşıdan da -yani HDP’nin dışından da- rahatlıkla gözlemlenebilen bir hususa değiniyor Bilgen. Önce onun ifadelerine bakalım:

 

“Sadece son iki kongre süreci ve aday belirleme süreçlerine kimin, neden, hangi dayatmalarla müdahale ettiğine bakılırsa sorunun tam da benim ‘tersine Türkiyelileşme’ diye tarif ettiğim kişisel hesaplarla bir siyasi mücadeleyi kontrol altında tutma eğiliminden kaynaklandığı görülecektir.

 

Kişisel yeteneklerin bir hegemonya kurma çabasına alet edilmesi, Türkiye siyasetindeki hastalıklı davranışlara zemin oluşturmaktadır.

 

Parti içi demokrasinin en büyük güvencesi yatay halk partisi olunabilmesi ve isimsiz kahramanların emek ve fedakarlığı ile bugünlere gelindiğinin farkında olarak hareket edilmesidir.

 

Ahbap-çavuş ilişkileri ile aday belirleme tercihi nasıl partiyi çürütürse müdahalelere de açık hale getirir.”

 

Bu satırları kendisinin yazdığını bilmeyen biri pekala “bu hangi parti?” diye sorabilir. Nitekim bahsettiği meseleler -daha henüz o alanlarda imtihanını vermemiş olan yeni kurulan partiler istisna- tüm siyasi partilerin yaygın sorunu.

 

Dolayısıyla bu durum aslında tam da bir Türkiyelileşme meselesi. Burada bir ironi yapmama izin verirseniz derim ki; eğer tersi davranılmış olabilseydi bir ‘Tersine Türkiyelileşme’den bahsedilebilirdi.

 

Onun kastettiği bağlamı bir kenara bırakacak olursak, Bilgen’in vurguladığı “HDP’nin kendi tabanı ve örgütüyle yönetilebilmesi” meselesi de bundan çok farklı değil. “Vesayet altında siyaset yapılması” konusu da aynı bağlamda değerlendirilebilir. Mesela CHP bir vesayet partisidir. Daha doğrusu ideolojisinin bütün partilere dayatıldığı bir vesayet odağıdır. Ya da AK Parti’nin şu anki hali, “ahbap-çavuş ilişkileri”nde de, parti emekçilerinin emeklerinin heder edilmesi konularında da kişiye bağlı sınırlı odakların vesayetine dayanmasıyla da HDP’den farklı değildir. Özellikle farklı coğrafyalara, dini, etnik köken sahiplerine “empati” yapılamaması meselesi de hemen tüm partilerin sorunudur. CHP yıllarca muhafazakar kesimlere dönük gereken empatiyi gösteremedi. MHP, hakeza Kürtlere dönük olarak. CHP ve İYİ Parti’nin sığınmacı-mültecilere dönük gereken empatiyi gösterdikleri söylenebilir mi? Mesela bugünlerde, 15 Temmuz’un estirdiği güvenlikçi reflekslerle kendilerini toplumu da çürüten muhbirliğe adayanlar Türkiyelileşme listesinin neresinde yer alabilirler? Meseleye bu veçhelerden baktığımızda bir türlü Türkiyelileşemeyenler listesi uzatılabilir. Türkiyelileşememe sebeplerinde ortaklıklar da farklılıklar da mevcut. Türkiyelileşmeyi hukuk devleti, insan hakları ve adalet, şeffaflaşma, vesayetten ve kişi kültlerini besleyen ideolojilerden uzaklaşma, halkların maslahatına olanın ahlaki ve ilkesel düzlemde yanında olma konuları üzerinden okuduğumuzda bir türlü Türkiyelileşemeyenler listesi oldukça kabarmaz mı?

 

“Ayhan Bilgen o satırları farklı bir amaçla kaleme aldı, sen konuyu nereye taşıdın?” dediğinizi duyar gibi oldum. Haklısınız. Fakat Türkiyelileşme nedir, ‘Tersine Türkiyelileşme’ nedir, bu noktalardan da düşünmede fayda mülahaza ettim. Herkesin, hepimizin kendisini bu alanlarda özeleştiriye tabi tutması gerekmez mi?

 

Meseleye HDP özelinden bakmak

 

HDP’nin bu tablodan daha farklı olmak kaydıyla Türkiyelileşememesinin önünde farklı engeller mevcut. Aslında bünyesel uyuşmazlık Türkiye sınırlarının da ötesinde anlamlar ihtiva ettiği için böyle. Diğer Kürt unsurlar (partiler, aşiretler) başta olmak üzere Arap, Türkmen, Sünni vb. halklar ve demografik bölgelerle de sorunlar yaşayan bir örgütün siyasal uzantısı görüntüsünü üzerinden atmakta gösterdiği atalet başta gelmekte. Kobani olayları bile bu gerçekliğin bir uzantısı olarak gelişmemiş miydi? Milliyetçiliğin sınırları aşan taleplerinin ötesinde, savaşın getirdiği fırsatları kullanma adına vesayet kurmak istediği sınırlı alanların hatırına, o alanda verilen mücadelenin küresel ve bölgesel güçlerin lehine Türkiye’nin aleyhine ülkeye yansıtılmasından imtina etmeyen, bunu misyon addeden reflekslerle hareket edip sadece ülkenin geri kalan kısmında değil, Kürt coğrafyalarda da insanların güvenlik sorunları yaşamasına sebebiyet veren bir siyaset izlemenin neresi savunulabilir?

 

Türkiye sınırları dahilinde Kürt halkının doğal talepleri ile terör örgütünün vesayet alanları oluşturma stratejisinin ve hedeflerindeki çarpıklığın Kürt halkına da verdiği zararı izole etmede, püskürtmede gösterdiği atalet hangi meşru retorikle izah edilebilir? Ya başkalarını “tek adamcılık” ve vesayet altında olmakla itham ederken, vesayetçi siyasetin ve “tek adamcılığın” en kaba örneklerini yıllardır sergilemede gösterilen çeviklik? “Demokrasi, barış” kelimelerinin içini boşaltmada, inandırıcılığının altını oymada sergilenenler? İçinde barındırdığı odakların ideolojik prangalarına mahkumiyette gösterilen acziyetin yanında Kürt halkının da içine dahil olduğu bölge halkları ve Türkiye halklarının hakkı, hukuku ve menfaatlerinin aleyhine bir konumlanma içindeki küresel ve bölgesel yapılardan destek alan bir terör yapılanmasıyla olan ilişkinin bir iç sorgulamaya tabi kılınamaması. Daha doğrusu bu çarpık ilişkideki varsayım ve ezberleri Türkiye’deki Kürt halkına bile kabul ettirmede çekilen güçlük. (Bkz.Hendek terörü ve siyasiler tutuklanırken halka dönük protesto çağrılarının karşılıksız kalması.)

 

HDP’nin yıllardır bu konularda gösterdiği acziyet, Kürt halkının haklarını gaspetmeye hevesli odakların da elini güçlendirmekteydi oysa. (Doğal olarak bu durum terör örgütünün de elini güçlendirmekte, Kürt halkını temsil iddiasıyla siyaset etmeye çalışanların da inandırıcılığını ve samimiyetini sorgulatmaktaydı.) Evet bugün HDP’ye oy veren seçmenlerin hakları kayyım siyasetiyle gaspedilmekte. HDP’nin PKK ile ilişkilerinin sorgulanması talebini ortaya koyan siyasi elitlerin de elini zayıflatan bu siyasetin terörle mücadele adına yapıldığı iddia edilse de geleceğe ilişkin yeni sorunların habercisi olduğu, konjonktürel olarak sağlanan iklimin PKK’nın ideolojik söylemlerini besleyen bir muhtevaya sahip olduğu, yani terörle mücadelenin aslında tersinden bir teröre destek zeminine yol verdiği bir vakıa. İşte Bilgen’in açıklamalarını da önemli kılan husus, bir yönüyle bu sarmal/paradoksun kırılması adına HDP’ye düşen sivil siyaset boyutunu ve bunun çerçevesini çizme daveti içermesi. Bir nevi, halka güvenlik sunduğu gerekçesiyle hukukun bypass edilebileceği paradoksunda, bugüne dek kendisini meclise sokan siyaseti bile PKK’nın “çıkar ve stratejisi” gölgesinde yapmanın hiçbir şekilde ne HDP’ye ne de bölge halkına bir fayda getirmediği, aksine eski Türkiye reflekslerini harekete geçirip bunu bütün bir Türkiye siyasetini cendereye almada bahane kılan vesayet-güç odaklarına karşı HDP’nin -özeleştiriler eşliğinde- izlemesi gereken siyasete dikkat çekmeye çalışmakta.

 

Hukuk, insan hakları ve toplum iradesine rağmen siyaset ve toplum üzerinde vesayet oluşturmaya çalışanlara karşı sadra şifa adımlar atılacaksa, bunun önce kendi partileri üzerindeki sınırlı vesayetle mücadeleden başlaması gerektiğine dair göndermeler önemli. Bu aynı zamanda bir zihniyet dönüşümü talebini de içermekte. HDP bunu başarabilir mi sorusu şimdilik bir kenarda dursun. “CHP ne kadar resmi ideoloji sorgulaması yapabilirse HDP de kendi kabuğunu kırmada o kadar mesafe alabilir!” diyenlerimiz çıkabilir. Bilgen’in de ezberlerin-önyargıların kırılıp yeniden inşaya yönelmekten bahsetmesi bununla ilgili.

 

Mesela şu vurgusu:

 

“…Dönemsel koşulların değişimi siyasette hem dil, hem yapısal dönüşümü gerektirir. HDP, çözüm sürecindeki genişlemeyi kalıcı sanmış ve kişisel başarı öyküsü olarak yorumlamayı tercih etmiştir.”

 

Bu hatırlatma o kadar önemli ki. Terör örgütü de silahlar üzerinden yapılan pazarlıklarla yürüyen (ve Kürt halkının haklarının iadesi meselesinin de kendi adına araçsallaştırıldığı) süreçteki konjonktürel (ve bölgesel) kazanımların kendisi sayesinde gerçekleştiğine inandırmaya çalışmıştı hem halkı hem de siyasi kadroları. Oysa siyasetin ve toplumun diğer kesimlerinin samimi inancı, bu inanca Kürt halkının verdiği destek ve eski Türkiye odaklarına karşı verilen mücadele ile birlikte ortaklaşa yürüyen bir prosesti bu.

 

Bu çifte kibrin bilahare nelere malolduğunu hepimiz hatırlıyoruz. Daha da önemlisi, bölge örgütün vesayetinden temizlenirken HDP’ye oy veren kitleleri nankörlükle suçlayan odaklara bakıp mezkur kibir üzerinden kendisine ayna da tutabilir pekala. Bölge halkı halen, her iki kibrin karşılığı olan ve her iki dönemde de kendisine fatura edilmiş olan “güvenlikçi vesayet” siyasetlerinin bedellerini ödemeye devam etmekte.

 

Bilgen, açıklamalarının bir bölümünde, kamuoyundaki yaygın kanaatin aksine HDP’nin kendini geliştirmede gösterdiği zaafiyetin Kandil, İmralı ya da cezaevlerinden gelen müdahalelerden değil kendi yapısından ve yönetiliş biçiminden kaynaklandığını iddia etmekte.

 

HDP’nin iç koşulları mutlaka siyaset üretiminin önünde engeller oluşturmakta, lakin ben bu satırları Türkiyelileşememe meselesinin ana konusu olan hususların ikincilleştirilmesi gibi algıladım. Zira bu sorgulanmadan, diğer-iç sorgulamaları yapabilmek ne kadar mümkündür? 7 Haziran seçimlerinde elde edilen tarihi fırsatın heder edilmesi, örgütsel faaliyetin zemin kazanması olarak yorumlanması, demokratik siyasetin silahlı mücadeleyi örselemesinden korkan mezkur yapının hedefleri açısından bakıldığında, Türkiyelileşememe meselesinin sadece “empati yoksunluğu”ndan, iç yönetişim zaafından kaynaklandığı söylenebilir mi?    

 

Dolayısıyla HDP’ye yönelik baskı ve tutuklamaların partinin kendisini masaya yatırmasını zorlaştırması, içe kapatması, tabandan gelen talep ve eleştirilerin dikkate alınmayıp özeleştirileri anlamsızlaştırması, toplumsal sahiplenmenin zayıflayıp hamasete yönelimin gelişmesi (ve parti dilinde sloganik tutuma sığınma arttıkça partiyi kriminalize etme girişimlerine zemin oluşup yeni baskıların gelmesinin) PKK’yı da memnun eden gelişmeler olarak okunup tartışılamaması da paradoksun bir diğer yüzünü oluşturmaktadır.

 

Bu da bizi aynı noktaya taşımakta. Vesayet odaklarının birbirinden beslendiği gerçeğine. Bu durumun siyaset yollarını tıkayıp toplumu belirsizliğe ve ümitsizliğe ya da kriminalizasyona itmesi gerçeğinde atılacak adımları tek taraflı olarak devletten (ya da hükümetten) beklememek gerektiğini de öğretmiş olmalı bu realite. Ve tartışmaya buradan başlamalı. Hükümete muhalif konumundan ötürü PKK’ya söz söylemekten geri duranların sorunun çözümüne katkı sunmalarının imkansızlığı nasıl bir gerçeklik ise; meselenin, Kürt halkının haklarıyla ilgili bir sorunu olmadığı halde PKK’nın kollandığı görüntüsünün devletin her türlü -hukuk dışı ve kriminal- tutumuna hak verme pozisyonuna itilen kitlelere kendini anlatabilmek olduğu görülebilmeli.

 

“Kendine dönmek” bölümü, milliyetçi körlüğün kitleleri içine düşürdüğü bu çıkmaza dönük de sorgulamalar içermeli.

 

En can alıcı bölümü sona sakladık:

 

“…HDP Kürtlerin bir kısmı ile birlikte Türk kamuoyuna güven verecek adımları atmayı başardığında bunu engellemeye kimin gücü yetebilir?

 

Sorun gerçekten vesayet ve müdahale sorunu ise, bunu aşabilmenin tek yolu kendi yetkinliğini artırıp rüştünü ispat etmektir.

 

Siyaset boşluk affetmez. Sorunlarıyla yüzleşip çözecek kapasiteyi sergileyemeyen organizmalara müdahale kaçınılmaz hale gelir.

 

Hem müdahaleden şikayet edip hem Kandil ve İmralı için pozisyon belirlemeye kalkmak, kendi pozisyonunun gereğini yapamamakla ilgili bir handikaptır.

 

El-hak çok doğru.

 

Bütün bunlara ek olarak HDP, Türkiye toplumu açısından CHP’nin ifade ettiğinden daha farklı ve daha fazlası olmak istiyorsa, bölge insanının muhafazakar değerleriyle sorunu olanları da bünyesinde barındırmamalı. Yani ‘Türkiyelileşmek’ten önce ‘Bölgeselleşebilmeli’. O zaman, kendisini siyasetin dışında tutmaya çalışanlar ne yaparsa yapsın Bilgen’in yakındığı vebalı konumunda olmaktan da çıkabilir.