Tigris Diyalogları ve Davutoğlu Rüzgarı

05.07.2020

Türkçedeki Arapça ve Farsça kelimeleri tasfiye etme furyasında gözden düşürülmeye çalışılan kelimelerden biri de “şehir”dir. Onun yerine “kent” kelimesinin kullanılması teşvik edilmiş. İşin ilginç yanı “kent” de Farsçadır. Üstelik eski Farsçada “köy” demektir. Bunun Kürtçe karşılığı “gund” gibi. Azeriler daha tutarlı davranmışlar, Farsçadan aldıkları bu kelimeyi köy anlamında kullanıyorlar. Yani Azeriler yaz tatillerinde “şeherden kente” giderler. Hele bir de “mecburi” ve “zorunlu” değişikliği var ki evlere şenlik. Arapçadır diye “mecburi”yi atıp yerine Farsça “zorunlu”yu almışlar sanki böyle bir zorunluluk varmış gibi. Haksızlık etmeyelim şimdi, kelimenin sonundaki “…unlu” Türkçedir. İşte şehir ve kent kelimelerinin bu özgün anlamlarından dolayı mıdır bilinmez, ben bazı yerlere şehir demeyi sevmem, onlar “kent” olmaya daha layıktırlar bana göre. Küçük bir örnek verecek olursam, mesela bugün devasa bir kent olma yolunda hızla ilerleyen ve nereye varacağı kestirilemeyen İstanbul eskiden “başşehir” idi, kendini “şehir” diye dayatan Ankara “başkent”tir. Bu bakımdan Türkiye’de şehir sayısı bir elin parmaklarını geçmez benim nazarımda ve bu az sayıdaki şehirlerden biri de Diyarbekir’dir. Duruşu, kimliği, kültürü ve tadı olduğu için. Şaşırmayın, her şehrin tadı var. Diyarbekir’in tadı lezzet veren acıdır.

 

Çocukluğumda dinlediğim masalların geçtiği büyük şehir olmasından dolayı olsa gerektir bir Diyarbekir tutkunuyum.  Bu şehri her ziyaret ettiğimde bu bağlılığım biraz daha pekişir, bağımlılık halini alır desem yeridir.

 

1980 yılında ilk kez geldiğim Diyarbekir’de masalların izlerini, masal kahramanlarını aramış, surlarını gezmiş, her köşe başını dönerken karşıma bir “Mirze Miheme”, bir “Cemilê Çeto”… çıkacak diye hayal etmiştim. İki üç günlük bu kısa ziyaretimde bu şehri masallarının başköşesine oturtan büyüklerime hak verecek intibalarla dönmüştüm. O intibalarımı daha önce yazmıştım.

 

Bundan üç dört sene önce TRT Kurdî için hazırladığımız sahur programı nedeniyle bir ramazan boyunca Diyarbekir’de kalmış, o sayede şehrin daha önce fark etmediğim bir yüzünü daha görme fırsatını bulmuştum. Entelektüel derinliğini.  Gün boyunca otel odasında uyur, iftara yakın şehrin merkezine gider, dostların iftar davetlerine katılırdım. Genellikle leziz ve elbette pür acılı Diyarbekir güveciyle açılan iftardan sonra benim programımın başlayacağı sahur saatine kadar çoğunlukla Şevket’in kahvesinde derin sohbetlere dalardık. Artarda yudumlanan kaçak çayların, tütüne davetiye çıkaran buruş buruş tadının eşliğinde insanı fikir semasında pervaz eden sohbetleri hayranlıkla dinler, müthiş bir keyif alırdım. İstanbul’da her bölgeden olduğu gibi Diyarbekirli entelektüeller tanımıştım kuşkusuz ama bunu son yılların politize olmuş Kürt toplumunun bir yansıması olduğunu düşünürdüm hep. Ama sözünü ettiğim ramazan tecrübesi bunun konjonktürel bir ezber değil, düpedüz hem de olanca yoğunluğuyla şehirli derinliği olduğunu anlamıştım. Ramazan tecrübesinin baş aktörleri çoğunlukla dindar kimselerdi doğal olarak.

 

Bir gün önce Diyarbekir’in şehirli entelektüel derinliğinin bir yönüyle daha tanışma fırsatını buldum. Diyarbekir’de kurulmuş, başkanlığını Mehmet Vural’ın yaptığı ve kısa adı DİTAM (Dicle Toplumsal Araştırmalar Merkezi) olan derneğin “Tigris Diyalogları” toplantısına beni de lütfedip davet etmişlerdi. İnternet üzerinden düzenlenen toplantının konuşmacısı Gelecek Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu idi. Toplantıya özellikle bölgeden daha önce tanışma fırsatını bulduğum ve de daha önce tanımadığım için hayıflandığım birçok STK temsilcisi, akademisyen ve gazeteci davet edilmişti. Toplantının moderatörü eski parlamenter ve son yıllarda entelektüel kimliğiyle temayüz eden Sedat Yurttaş’tı. Teknik koordinasyonunu da gazeteci-yazar Mahmut Bozarslan yapıyordu. Başkanın yaptığı kısa bir değerlendirme konuşmasından sonra Davutoğlu yazdığı son kitabının ismi olan “Sistemik Deprem” kavramı üzerinden dünya ve Türkiye sistemine yönelik derin analizler içeren bir ufuk turu yaptı. Bir ara beş dakikalık bir izin istedi. O arada moderatör Sedat Yurttaş kısa bir değerlendirme yaparken “Bu akşam Davutoğlu rüzgarı esiyor” dedi. Sonra soru faslına geçildi. Özellikle Kürt sorunu ile ilgili hemen hemen akla gelebilecek her soru alabildiğine özgürce soruldu ve Davutoğlu da bu sorulara gayet net ve ikna edici cevaplar verdi. Ben medresede okurken seydalarımız “soru ilmin yarısıdır” derlerdi. Ben bu yüzden sorulara yoğunlaşmıştım. Hakikaten gereksiz, yersiz, derinliksiz ya da saçma diyebileceğim bir soru gelmedi diyebilirim. Bazı sorular alabildiğine sertti ama hiçbiri muhatabı rencide etme, sıkıştırma, zor durumda bırakma amacına yönelik değildi. Anlamak isteği belirgindi. Ve bu sorular Diyarbekir’in seküler sayılan kesiminin de entelektüel derinliğini ortaya koyacak nitelikteydi. Diyarbekir ve bölge entelektüelleri açık yüreklilikle soruyorlardı, Davutoğlu da onlara gönlünü açıyordu. “Kim bilir belki de Sayın Davutoğlu Kürt sorununu bugüne kadar bu netlikte dinlememiştir ve soru sahipleri de belki de Davutoğlu’nun bu çapta, bu yetkinlikte, bu etkinlikte ve bu samimiyette biri olduğunu düşünmemişlerdir” diye içimden geçirdim.

 

Toplantının başında henüz Davutoğlu katılmamışken katılımcıların birbirleriyle Kürtçe muhabbet etmelerinden hoşnut olmuş ve latife mahiyetinde “Diyarbekir ser xwe ye” (Diyarbekir dinamiktir) demiştim. Programın sonunda ise Diyarbekir yılların acılarından sonra dingin ve olgun bir derinliği yaşıyor gözlerden ırak, diye düşündüm.

 

Spas DİTAM.