Tuhaf bir yılı geride bırakırken

29.12.2020

Korkunç derecede sefil bir yılı geride bırakırken, dilimin damağımda davul derisi gibi şiştiğini hissediyorum. Hiçbir yıl, duygularımı bu kadar incitip, insanlık haysiyetini sorgulayarak, adeta, posası çıkmış bir limon gibi sıkarak, çekip gitmemişti. İnsanlığa dair ne kadar erdem, değer ve bilgi varsa, hepsi, bir film şeridi gibi, onur aynasından geçerken, hiç bu kadar ne sarsıldı ve de hiç bu kadar kırk dip notlar bırakarak bize veda etmedi. Sanki, göğün yedinci katından okunan bir lanet, bütün zalimliklerin ve kötülüklerin bedelini ödetmek niyetiyle, katranlı bir sis bulutuna dönüşerek, 2020 yılının trajik kaderini çizip, üstünü örttü. 

 

Bu öyle bir yıl oldu ki, hiç kimse bir yılanın kendi derisini soyar gibi, bu yılın etkilerinden kendini azade edemez. Bu yıl, evi aralık ayında kuşatan akrep istilasına benzedi. Akrep gibi ansızın soktu herkesi. Üstelik panzehri henüz icat edilmemiş bir zehirle zehirledi insanlık atmosferini. Sadece doğal afet kıvamında gelen pandemi illetinden söz etmiyorum. Pandemi bilgi ve tecrübesine rağmen, insanların bu zehrin atmosfere ulaşmasını sağlayan açgözlü zalimliklerinden de söz ediyorum. 

 

Dünyayı kasıp kavuran “zalim tiran”, küçücük, minnacık adı Kovid 19 olan bir virüs değil. İnsanın bir canlı varlık olduğunu bile unutan, paragöz riyakarlığıdır. İnsan oğlu, diğer insanoğullarına ihanet etmeden hiçbir virüs tehdit haline gelemez. Hiçbir katil, yakın işbirlikçileri olmadan kusursuz cinayetler işleyemez. 

 

2020 yılı bana şunu öğretti; insanoğlu diğer insanoğullarını sevmemekle kalmıyor, daha beter bir duyguyla onlardan iğreniyor. Birinden iğrenmeden, başına belalar saramazsınız. Başını derde sokamazsınız. Düştüğü yerde bir de siz tekmeyi basamazsınız. 

 

Oysa hayat ya da doğa, birbirimize ne kadar muhtaç olduğumuzu her fırsatta, yüzlerce gerekçeyle birlikte anlatır bize. Aklımın karıştığı nokta da tam budur. Birbirimize bu kadar muhtaçken, nasıl oluyor da birbirimize karşı bu kadar yabancılaşarak zalimleşebiliyoruz? Doğamız bu mu gerçekten de? Biz böyle varlıklar mıyız? 

 

Hikâyeyi bilirsiniz; bir nehrin kenarında, bir yılan karşıya geçmek için hazırlık yapıyormuş, tam o sırada bir akrep çıkmış meydana ve yılana “Beni de sırtına al ve karşıya geçir” demiş; “çünkü ben yüzme bilmem.” Yılan bir kendine bir de akrebe bakmış: “Ama sen akrepsin, nehrin ortasında sokarsın beni” demiş. Akrep “Ben o kadar aptal değilim, seni sokarsam ben de nehirde boğulurum” demiş. Yılan inanmış. Öyle ya, hangi aptal kendi ölüm fermanını imzalar ki? “Atla sırtıma” demiş. Akrep, yılanın sırtına atlamış ve birlikte nehri yüzerek karşıya geçmeye çalışmışlar. Nehrin tam orta yerinde Akrep ansızın yılanı boynundan sokmuş. Yılan “Akrep kardeş ne yaptın sen?” demiş. Akrep “Kusura bakma yılan kardeş, benim doğam bu” demiş. 

 

Akrep misali ansızın sokuyoruz birbirimizi. Birbirimize eziyet etmekten adeta haz duymaya başladık. Zaten haz duymuyorsak, eziyet etmeyi bu kadar alışkanlık haline getiremezdik. 

 

Umarım tez zamanda insan olduğumuz yeniden hatırlarız. Umarım hepimizin birer can taşıdığı gerçeğini, canımız çok acımadan, büyük eziyetlere maruz kalmadan öğreniriz. 

 

Umarım çok değerli olduğumuz idrak eder ve birbirimize hak ettiğimiz saygıyı gösteririz. 

 

Umarım zalimlik potansiyelimiz yerini bir güzel ilk bahar sevgisine bırakır.