Ümit Özdağ aslında sistemi faş etti

24.10.2020

İYİ Parti içi nefsi bir mücadele, içinden geçtiğimiz süreçte Türkiye’yi sarmalamış olan hukuksuzluk zihniyetini daha bir faş etmiş oldu.

 

Ümit Özdağ ya da İYİ Parti elbette bu konuda yalnız değil. Bu durum, iktidarından muhalefetine, en tepe siyasetçiden parti tabanlarına yayılan aynı zihniyetsel sorunlar zincirine tekabül etmekte.

 

Adeta bir matruşka bu. Birini kaldırdığınızda altından başka bir şey çıkmakta. Hangi birine değinelim bilmem ki. Özdağ’ın CNN’deki suçlamaları da, buna mukabil Genelkurmay ve MİT’in pozisyonu da, hakkında mahkeme kararı olmayan (istihbarat dosyası bulunmaması ayrı tartışma konusu) Buğra Kavuncu’nun lekelenmeme hakkı da, dayısı üzerinden suçlanmasının beraberinde getirdiği “suçun şahsiliği ilkesi”nin çiğnenmesinin gözardı edilmesi de, devletin istihbarat birimlerinin elindeki dosyaların mahkemede bile sanık aleyhinde delil sayılmamasına rağmen bir siyasi tartışmanın merkezini teşkil etmesi de, devlette tutulan gayrı resmi fişlemelerin insanların hayatlarını hukuksuzca etkileme, -hukuk diliyle söylersek- kişisel verilerin korunması hakkının çiğnenmesi meselesi de bu matruşkanın içinde yer alan konular.

 

Ümit Özdağ suç işliyor ama siyasi tartışmaların gölgesinde kalıyor

 

Meseleye siyasi açıdan baktığımızda, Cumhur İttifakının yanına çekilmeye çalışılan Meral Akşener’in partisindeki bu çekişme iktidar ve medyası açısından bulunmaz hint kumaşı görüldüğü için tepe tepe kullanılmaya çalışıldı. Bülent Turan’ın açıklamaları bir yana, iktidar medyası büyük puntolarla Ümit Özdağ’ı ve “delillerini” itibarlı bir kaynak gibi sunma yarışına girdiler. Daha düne kadar Suriyeliler hakkında atılmadık çamur, iftira, yalan haber paylaşmayı kendine misyon edinen, sığınmacılar konusunda iktidarı iler tutar yanı olmayan argümanlarla suçlamayı sürdürdüğü için eleştirilen Özdağ (ki aslında sığınmacılarla ilgili bu iftiraların kendisi de “ayrımcılık ve nefret suçu”na bağlı olarak savcıların konusu olması gerekirken) ülkenin en çok izlenen kanallarından birinde bir siyasi rakibini “FETÖ’cü” olmakla itham ederken, hangi hukuk ilkelerini çiğnemekte olduğu sorusu en az sorulanlar arasındaydı. Zira kişilerin hukuklarının benzer yöntemlerle çiğnendiği bir siyasallaştırılmış yargısallıklar sürecinden de geçmekteyiz.

 

Henüz yargılanması devam eden ve hakkında bir yargı kararı çıkmamış (velev ki kesinleşmiş olsun bu da durumu değiştirmez) dayısı üzerinden, içine geçmişte bünyesinde yer aldığı (üstelik aynı geçmişte o bünyede hangi makamlar, hangi şirketler vs. kimler kimler yer almamış ki) bir kurumun adı da karıştırılarak terör örgütü üyeliğiyle itham edilmesi aslında sadece Özdağ değil, bir Türkiye gerçeği!

 

İnsanların KHK’lar yoluyla itham edilmesi konularında da aynı sözde kriterler geçerli olmuştu. Lakin bu noktada insanın aklına hemen bunu tamamlayan bir Türkiye gerçeği daha geliyor ki; o da akrabalarının üst düzey yönetici olarak yargılanıp mahkumiyet aldığı niceleri aynı zamanda elçilik, üst düzey kurumlarda yöneticilik, partilerde siyaset yapmaya devam da etmekte. Cümle alemin artık iyi bildiği ve “adaletsizlikte de eşitsizlik” olarak nitelenen bu paradoksal durum da ayrı bir garabet.

 

Tabii işin başka bir garabet boyutu daha var ki o da aynı mantıkla kendi geçmişi ve babasının kimliği ve icraatları üzerinden Ümit Özdağ’ın da “suçlanabileceği” meselesi. Özdağ, kendi geçmişini temizlemiş midir ki, başkalarınınkini kurcalama konusunu kamuoyuna taşımaktadır? 

 

Ümit Özdağ kim ki bu bilgiler kendisiyle paylaşılıyor?

 

Bu kurumlara sorup bilgi alma meselesi bu derece kolay ise, buna her vatandaşın hakkı olmalı değil mi?

 

Peki ya alınan bilgiler kamuoyuyla bu derece pervasızca ve hukuksuzca paylaşıldığında bu kurumların ne yapması beklenir? Özdağ hakkında suç duyurusunda bulunmaları gerekmez mi?

 

Ayrıca, aktarılan bilginin eğriliği doğruluğundan bağımsız olmak kaydıyla, Özdağ ne türden bir ayrıcalığa sahiptir ki bu kurumlar kendisiyle bilgi paylaşımına girmektedirler?

 

Matruşkanın parçaları zihinleri öyle bir örtmektedir ki daha Meral Akşener’in bu kurumlara dönüp bilgi doğrulatma girişiminde bulunmasının absürdlüğüne sıra bile gelmemekte. Elbette mesele bu derece kaotikleşmişken, bir iddianın kaynağına giderek doğrulatma çabası mevzunun en hafif yönünü oluşturmakta; “ahlaki” bir görünüm bile kazanmakta.

 

‘Matruşka’yı konuşmaya çalışanların itibarsızlaştırıldığı bir ülke olduk

 

Maalesef evrensel hukuk normlarının göz göre göre çiğnendiği bir zeminde en popülerleşmiş gayrı meşruluk “Fetö suçlamaları”

 

Başta iktidarın elinde bir kırbaç haline dönüşen, yargının sopa olarak kullanmaya devam ettiği, dolayısıyla muhafaetin de dahil olduğu siyasetin de kolaylıkla aparat olarak kullandığı bir itham bu.

 

Varsa kurumların elinde bilgi, belge, bulgu savcılara ulaştırır; gereken işlemler yapılır ve bir hukuk süreci başlar. Bu meyanda Özdağ’ın açıklamaları zımnen iki anlama gelmekte: Ya kurumlar görevini yapmamakta; ya Özdağ yalan söylemekte ya da Özdağ’ın da kullandığı hukuksuz ve gayrı ahlaki olmakla birlikte konjonktürel olarak kullanışlı hale gelmiş retorikler toplumda ciddi bir karşılık görüp zinhar eleştiri konusu edilememekte. Özdağ’ın motivasyonu siyasi ve nefsi olmakla beraber, ona vatansever rolü yapma imkanı sağlayan bir vasat bu! Zira hukuk mukuk bakmadan “milliliğin” yegane göstergesi haline geldi bu çamur at izi kalsın soytarılığı!    

 

MHP Genel Başkan Yardımcısı Semih Yalçın’ın yaptığının Özdağ’dan farkı ne? Bütün bir topluma mal olmuş, toplumun geniş kesimlerinden destek alan muhalefet partilerini “fetöcü” olarak suçlamasına karşın kendisinden hukuki bir delil sormak ya da ahlaken ayıplamak fayda getirir mi bu ortamda? Ya bunu yapanların seslerini duyurabilmesi mümkün mü!! Açıkça toplum ve kamuoyu önünde işlenen bir suçun hesabını sorabilecek savcı-hakim bıraktılar mı? Kendisi de aslında bu tartışmaların merkezine yerleşmesi gereken HSK mesela! ‘Coğrafi teminat’ ilkesinin eksikliği başta olmak üzere, hukukçuların üzerinde Demokles kılıcı gibi salladığı yetkileri varken, birilerinin bu konularda adım atabileceği bir vasat kaldı mı?

 

İşte o yüzden Özdağ yalnız değil. Ona buna ağzına geldiği gibi kriminal suçlamalar, ithamlarda bulunan bir siyasi vasatın içindeyiz. Yozlaşma tek taraflı değil. “Günahın büyüğü kimde?” sorusu anlamsızlaşmakta, zira yarın hasbelkader bu muhalefet cenahı iktidara üstünlük sağlasa demek ki bu “fetöcülük” aparatını o da elinden düşürmeyecek. İYİ Parti’nin asıl ayıbı burada oysa.

 

Peki CHP, HDP falan bu konuda çok mu temiz? Kendilerine yakın cenahlar hariç, muhalif/düşman gördükleriyle ilgili, kapaklarını bile kaldırmadıkları dosyalar üzerinden, mahkeme süreçlerini de beklemeden, Meclis’te bile çamur atma geyretlerini serdedenler onlar değil mi? Kendi saflarında olanlarla ilgili ithamda bulunurken bile aynı ölçüsüzlükleri temel aldıkları yığınla örnek var.

 

Ne topluma, ne siyasete fayda getirmeyen; aksine yozlaşma ve hukuksuzlukları olağanlaştıran, mağduriyetler üretmeye devam eden ve hepbirlikte kaybettiren ve “insan kalmayı” zorlaştıran bir “siyasi ahlak”(!)

 

Siyaset mi böyle bir şey yoksa siyasetin ontolojisini bizatihi bu hale getirdiğimiz ortak bir “ahlak” anlayışına mı savrulduk?

 

Ne demişti Aliya, hem de savaş siyasetinin en kanlı safhalarında:

 

“Bizler insan olmaya, insan kalmaya çalıştık ve başarılı olduk. Ancak bunu onlardan (Sırplar ve Batılılar) dolayı yapmadığımızın altını çizmeliyim. Kendimizden dolayı insan kalmaya çalıştık, onlardan dolayı değil… İnsan olmak ve insan kalmak, Allah’a ve kendimize karşı sorumluluğumuzdur. Onlara karşı değil. Böylesine bütünüyle ahlaki olan bir kavramı, yani, insan olmak ve insan kalmak kavramını, politik dile çevirdiğimizde bu ne anlama geliyor? Politik dilde bu, hukuka uygun bir devlet kurmaya çalışacağız demektir. Bu, aynı zamanda şu anlama gelir: Bu devlette, hiç kimse dininden, etnisitesinden ya da politik inancından dolayı zulme uğramayacak. Bu bizim en temel yasamız.”