Şura-İman İlişkisi ve Dinamik İrade Toplumu*

04.02.2021

Abdülkadir Udeh “İslam ve Siyasi Durumumuz” adlı kitabında Şûra'yı imanın esaslarından sayar ve imanın tamamlanması için şart koşar. Ona göre Şûra, Müslümanların ayırdedici özelliklerindendir.

 

Bu önemli tespiti, Şura suresindeki “onlar” ifadesinin amme işlerine herkesin iştirakini emreden ilahi bir uygulama olduğunun altını çizerek yapar. Şura 38 ve Al-i İmran 159. ayetlerden yola çıkarak Şura’nın İslami yönetimin (dinamik toplumun tüm şubelerinin katılımını içeren) temelini teşkil ettiğini ifade eden İslam ulemasının görüşleriyle birleştirdiğimizde, insan tekinden devlet kurumsallaşmasına kadar konunun içiçe ve birbirine kopmaz bağlarla bağlı bir sorumluluk alanı ve kurumsallaşma zorunluluğunu içerdiğini gözlemleriz.

 

Arap Baharı tecrübesini yaşamış İslam toplumlarının bugün, imanın şartlarından olan “Şura Bilinci”ni gündemleştirme, tartışma ve neden müminlerin ayırdedici özelliklerinden olduğuna dair derinleştirme ihtiyacı söz konusudur. Sorumluluklarımızın kurumsallaştırılması konusuna eğilmek, ertelenemez bir zorunluluk olarak bu toplumların karşısında durmaktadır! Bu, daha küçük birimler olan cemaatler ve STK’lar için geçerli olduğu gibi, devlet yapılanması için de gereklidir. Lakin meseleyi bir sistem tartışmasından önce, akidevi bir zorunluluk olarak görmek gerekmektedir. İnsan teki ile sistem arasında kopmaz bir bağ vardır. Bu yüzden “Şura Bilinci”ne ermiş ve bu bilinçle hareket eden toplumsallık üzerinde durmadan, devlet işleyişinde Şûra’nın kurumsallaşmasının temelleri ve zorunlulukları anlaşılamaz. 

 

İslam’ın ilk dönemlerinde “Özgür irade toplumu”, eyleyen ve dinamik politik eylemliliğe sevkedilen (hayırlarda yarışma ve bir işte yorulup diğerine koşma) İslam toplumunun emanet, adalet, şura, icma,... kavramlarıyla ilişkisi ve yükümlülükleri üzerine düşünmek ve buna göre hareket etmesini sağlamak bir zorunluluktur. Hangi sistemi kurarsanız kurun, o sistemin adı ne olursa olsun, bunlar aynı zamanda o sistemin mütemmim cüzüdür, alamet-i farikalarıdır. Tıpkı, modern siyasi literatürde “şeffaflık, denetlenebilirlik, öngörülebilirlik, emanet, kuvvetler ayrılığı, hukukun üstünlüğü…” gibi kavramsallaştırmalarda olduğu gibi.

 

Yine buradan hareketle sorunumuz bir sistemin adının “İslami” olup olmaması da değil, bu kavramlardan mülhem bir “öz”ü ve bu özün iyi işlemesini sağlayan bir toplumsallık bilincine sahip olup olmamaktır. Modern siyasi literatürde bunun karşılığı demokrasi bilinci ya da demokratik bilinçtir. Yani meselemiz bir toplumun bu ilkelerden haberdar olup olmaması, bunlara değer verebileceği bir eğitim sisteminde geçip geçmemesi, hatta kendisini sosyolojik olarak müslüman olarak tanımlayan insanların bu terkip ve kavramlarla harmanlanmış bir imani bilince sahip olup olmamasıdır.

 

Dolayısıyla İslam toplumları açısından baktığımızda “adalet, hukukun üstünlüğü, şura, icma, ortak akıl, emanet, ehliyet, liyakat, ‘emanetin ehline verilmesi’, şeffaflık, denge-denetim gibi hususlar, sadece muhtemel gelecekte var kılınacak İslami bir sistemin inşası değil, her nerede varsak uğrunda fedâkerâne tarzda mücadelesi verilmesi gereken iman konularıdırlar. Bu sosyo-politik kavram ve terkipler kimliklerle bağlantılı değil, kimlikler üstüdür. Bunların inşasını çiğneyen, aksine davranmaya çalışan, bunlarla kurulacak sistemsel çabalara engel olmaya çalışan kim, hangi kimlik sahipleri olursa olsun dün de (kadimde de) bugün de (çağdaş postulatlar açısından da) insanlık karşısında suç işlemekte, evrensel normları çiğnemektedir. Müslüman topluluklar açısından da bunların inşası için çaba göstermek, öncelikle bu konular çerçevesinde bilinçlenmekle ilgili bir durumdur. “Olsa da olur olmasa da” değil; her ne şart ve koşulda olursa olsun bunları “dinin emri” olarak görmesi ve ona göre vaziyet alması gerekir.  

 

Dolayısıyla meselemiz, ideal bir sisteme ulaşmak değil, öncelikle imani yükümlülüğümüz olan bu kavramların hakkını verecek -küçük bile olsa- bir toplumsallığın oluşabilmesine olanak sağlamaktır.

 

O halde hem bireyin hem de toplumun imani sorumluluğu olan kavramların nasıl özümsenip pratiğe aktarılacağı üzerinde kafa yormak gerekmektedir. Zira Allah(cc) bizi sadece nefsi ya da ailevi olarak değil hayatın tüm şubelerinden sorumlu kılmaktadır. Bu durumda hayatın tüm şubelerine bu sorumluluğu aktaracak bireye nasıl ve ne türden bir değer bahşedildiği ve bu değerin, içinde yaşanılan sistemler açısından ne ifade ettiği üzerinde durmak gerekmektedir.

 

İslam Nasıl Bir Dinamik Toplum Öngörüyor?

 

Öncelikle Kitabullah’ın, onca siyasal kavramı (tam da burada, aslında kavramların -bireysel ya da toplumsal- tümünün zincirleme bağlılıkları itibariyle hayati olarak gördüğümüzü hatırlatalım) sadece siyasetçilerin inhisarına falan sunmadığını kavramak gerekmektedir. Hem insan teki, hem de toplumsal yapıların bunlardan sorumlu olduğu, nitekim kavramların, sorumlu olduklarımız ve olmadıklarımız diye ikiye ayrılmadığını belirtmek gerekmektedir.

 

İslam'ın istediği “Dinamik Toplum”, sorumluluklarının bilincinde sürekli işlevsel olan bir yapıdır. (“bir işte yorulduğunuz zaman diğerine koyulun”, “hayırlarda yarışın...” gibi) Bu ideal durum yoksa da var kılmak için çalışmak gerekmektedir. Nitekim İslam inancına göre Rabbimiz bizlerden bunun hesabını soracaktır.

 

O yüzden, "İslam'da demokrasi var mı yok mu?" gibi saptırıcı sorulara beyhude cevap arayışlarını bırakıp, bu “Dinamik Toplum”un sorumluluklarını kuşanabileceği değerler manzumesini ortaya koymak gerekmektedir. Zira kelami tartışmaların değil, toplumun da bu konularda ıslahını önceleyen sorumlulukları kuşanmanın zamanlarını yaşamaktayız.

 

Günümüz Başkanlık vb. sistem tartışmalarıyla bu sorumlu, özgür, dinamik yapının yükümlülüklerini buluşturduğumuzda, İslam’ın dört beş yılda bir sadece sandıkta sorulan hesabı değil, dinamik ve şeffaf hesap sorma/denetleme mekanizmaları oluşturulmasını salık verdiğini kavramak gerekiyor. İslam, “Dinamik Toplum”un apolitize olmasını yasaklıyor. (Örnek, Hz. Ebubekir ve Hz.Ömer’in toplumun idareci karşısındaki yükümlülüklerini sıralayan konuşmaları) Bireye, topluma, idareciye destek ya da eleştiri babında onu denetleme misyonunu yerine getirme sorumluluğu yüklüyor.

 

İslam, “İrade sahibi halkın yönetimi”ni önceliyor. Politik-dinamik toplumu oluşturmaya çalışıyor. Bireyi, siyasi mekanizmanın hücresi kılıyor. Çünkü hesabı yalnızca kıldığı namazdan, verdiği zekattan değil, tüm toplumun maslahatına olmak kaydıyla denetlemek zorunda olduğu siyasal alandan da (ya da idareci sınıftan) da soruyor. Denetleme mekanizmalarının şeklinin ictihadi olması, varlığının kaçınılmaz olmasını ortadan kaldırmıyor.

 

Emanet, sorumluluk ve irade/özgürlük üçlüsü İslam tarihi boyunca bugün DENGE-DENETİM dediğimiz mekanizmanın temelini oluşturmaktadır. Emanete riayet etme, onu denetleme misyonuyla içiçedir. Gannuşi’nin de isabetle buyurduğu gibi; Kadim dönemde (hatta şimdilerde de) "Yönetici ahirette Allah'a hesap verir" diyenler burada yanılıyor. Hesap önce -Allah’ın hesap sormakla yükümlü kıldığı- sorumlu ümmete verilir.

 

Bu babta, ilke/değerlerin ihya edilip yaşanması için Mehdi bekler gibi "İslam devleti"nin oluşumunun beklenmesi gerekmiyor. Evrensel insanlık değerleri (mekasıd) üzerindeki sorumluluklarımız her daim baki. Kumaş (nitelik) değişebilir, sorumluluklar değişmez. Değişmez olana iman edip uygulanmasını talep etme yükümlülüğündeyiz.

 

Adalet, emanet, ehliyet, şura, icma, biat, itaat, irade... gibi kavramları sadece ideal bir geleceğe ertelenen teorik olgular değil, bugüne dair çözüm ve uygulama önerileri olarak konuşup tartışmadan, bunlara imanı tazelemeden mümin kimliğini çağa güncellemek neredeyse imkansızdır.

 

Dolayısıyla meselenin bir sistemin adı değil nitelikleri olduğunu kavramakla yükümlüyüz. Saydığımız niteliklerin mücadelesi verilmeden bir İslami faaliyet yürüttüğümüzü zannetmek, kadim tezlere yaslanıp İslami değerlerin totaliter değerlerle de neşvünema bulabileceğini zannetmekle eşdeğerdir. Oysa İslam, bireyin nefsi ve aileden başlamak kaydıyla totaliterleşmenin hiçbir türüne cevaz vermez.

 

Şu tespitimize bir bakalım ve kim olduğumuz, hangi sorumluluk alanlarıyla kuşatıldığımız ve neyi inşa etmek zorunda olduğumuz üzerinde bir kez daha düşünelim:

 

Seküler demokrasi hayat tarzı dayatır; onun felsefi boyutuyla işimiz yok! Ama "İmamın masumiyeti seçilmiş olmasındadır" ve "Şura bağlayıcılık teşkil etmez, tavsiyeleşmedir" buyurarak istibdat rejimlerine doğru yol almayı meşrulaştırıp başka bir hayat tarzını dayattığını farketmediğimiz -sözde İslami- öğretilere de aynı oranda mesafe koymakla yükümlüyüz!

 

Nitekim mesela “Halife/İmam” deyince “tek adam”ı anlayanlar, çevresiyle keyfe keder istişare eden ve hiç kimseye hesap vermekle yükümlü olmayan idarecileri anlayanlar, Rabbimizin hangi buyruklarının hem birey hem de toplum açısından çiğnendiğini oturup yeniden düşünmekle yükümlüdürler. İslam, sosyo-politik ilkelerin tek adamların istismarına kurban edildiği sistemleri yıkmak için gelmiştir. Yıkacak olan bireyi ve şura toplumunu inşa ile işe koyulmuştur.

 

Nitekim çağın önemli tanıklarından, entelektüel ve siyasetçi kimliğiyle tebarüz etmiş Raşid Gannuşi, “Şûra’nın tavsiyeleşme olduğunu ve imamın seçildikten sonra devletle özdeşleşeceğini” savunan -ve içinde zımnen ümmetin sorumluluklarının kurumsallaşmasını öteleyen- Takiyüddin Nebhani’ye yaptığı eleştiride önemli noktayı işaretliyor:

 

“İmam isabet ederse iki, etmezse bir sevap?! Yani sonuç ne olursa olsun imama ecir, ama aldığı kararın sonuçlarına katlanmak zorunda olan ümmete eza öyle mi?”

 

Dolayısıyla sorumluluklarımızı içeren bu konuları masaya yatırmadan bir şeylerin değişmesini beklememeliyiz. Kuşanılacak sorumluluğun ne olduğunu ahlaki-ontolojik-epistemolojik boyutlarıyla birlikte kavrama/anlama tefekkürüne girişmemiz gerekmektedir. “Bir toplum kendinde olanı değiştirmedikçe Allah da kendilerini değiştirmez” (Rad 11) ayeti, bize bunun altını doldurma üzerine fıkhetmeyi salık vermektedir.

 

Ez cümle, İslami siyasetin basit mantık döngüsü ve ilkesi şu şekilde belirlenir gözüküyor:

 

Allah(cc) beni/bizi hayatın tüm şubelerinden sorumlu kılmışsa hesabını da soracak demektir. O halde sorumluluk devredilemez. Edilirse gönüllü (rızaya dayalı ve bilinçli) olur. Devrettiğimiz denetlenir. Denetlenemezse hesabı bizden sorulur.

 

Sonuç itibariyle, totaliterizmin ya da despotizmin inşasını vazettiği ilkeler ve bu ilkeleri hayata geçirecek insan modeliyle imkansız kılan, (tarihteki bazı uygulamalar, İslami olmayan “ismet”, “veraset”, “vasiyet” gibi kavramsallaştırmalarla meşrulaştırılmaya çalışılmış olsa da) inşa etmek istediği sisteme ontolojik-epistemolojik-aksiyolojik(ahlaki) açıdan temeller koyan İslam’ın bu niteliklerini masaya yatırmadan ya eksik-zaaflı ve ütopik bir demokrasi güzellemesine kayılır ya da kadim olanın zaaflarından beslenerek yanlış ve anlamsız kelamî tartışmaların içinde boğulunur.

 

“Demokrasi-İslam tartışmaları” konularında kaygı taşıyanların Dinamik Toplum/Ümmet ile seküler demokratik toplum arasındaki farkın ontolojik-epistemolojk ve aksiyolojik(ahlaki) açıdan bir nitelik farkı olduğunu görme zorunlulukları vardır. Şura, icma ilkeleri ve bunların kurumsallaşması noktasındaki benzerlikler bu nitelik farkıyla birlikte okunmalıdır. Bu açıdan bakıldığında ve Allah’ın insanlığın maslahatına olmak kaydıyla emrettiği sorumluluklarla birlikte düşünüldüğünde tartışmamız insanlara daha yaşanabilir hayatlar sunan modern sistemlerin kompleksif ve sonuç getirmeyen bir tarzda taşlanması değil, İslam’ın bireye ve topluma yüklediği sorumlulukların kavranması, mezkur kavramlar eşliğinde güncellenmesi ve pratiğe aktarılmasıdır.

 

Egemenliğin ve Devletin Kaynağı Allah(cc)’ın Razı Olduğu Ümmettir 

 

Bazı İslam düşünürleri, devlete ait kurumların kaynağının ümmet olduğunu tarihte ilk dile getirenlerin müslümanlar olduğunu ifade ederler. (Oysa mezkur tarihi varyantta egemenliğin kaynağı güç ya da sınıfsal ilişkilere dayanmaktaydı. Oysa Kamu iradesi Rousseau vb’lerinden çok önce İslam medeniyetinin alamet-i farikalarından olarak neşvünema bulmuştu.)

 

Bu düşünürlere göre aynı zamanda, “Hakimiyetin Allah'a ait olması” hukuka/şeriata ve ondan hüküm çıkarıp uygulayacak ümmete/halka ve bilahare halkın temsilcilerine(ehl-i hal ve’l akd) ait olması anlamına gelmekteydi.

 

Özellikle Ehl-i Sünnet çizgi, biat/seçim/irade(hürriyet) konularında daha mutedil bir yol takip etmekle beraber, sadece çağdaş ulema değil, kadim örneklerde de ümmete biçilen değer, Allah’ın kendisine yüklediği sorumluluklardan mülhem olmak kaydıyla merkezidir. Bir takım siyasetnamelerde yöneticinin/imamın yüceltilip adeta kutsanması meselesinde bile, kutsanmayı ümmetin seçmiş olmasına bağlamak (azil konusu geçiştirilse de seçeni ümmetin temsilcisi olarak meşruiyetin temeline koymak gibi) bu kavildendir. Şia bir yana, bazı ehl-i sünnet yaklaşımlarında saptırılmış bir şekilde irdelenen Raşid Halifeler dönemi uygulamaları, genel itibariyle, ümmetin ve ümmetin seçtiği temsilcilerin merkeze konduğu “ümmetim delalet üzere toplanmaz” gibi hadislerle desteklenen bir ortak icmaın konusu olmuştur. Tıpkı, “Asıl teşri(yasama) Allah’a, istinbata dayalı teşri ümmete aittir” tanımında olduğu gibi. Ki buna da “Serbest bırakılmış şûra” anlamında eş-şûra’ul mürsele demişlerdir. Benzer şekilde “ulu’l emr” kavramı üzerine yapılan tartışmalarda, emir sahiplerini ümmetin tümüne teşmil etmeye kadar vardıranlar olmuştur. “İçinizden emir sahipleri” tarifinden ve başkaca ayetlerin de vurgularından yola çıkarak bunların “ehl-i şûra”, “ehl-i hal ve’l akd” olarak ulema ve umeradan (halkın işleri konusunda uzman olan kişiler) başlamak üzere avamın da dahil olduğu bir hiyerarşik denetleme mekanizması olarak görüp, imamın meşruiyetini de onu seçip azledenlerden aldığı, mezkur kurulun şûra kararlarına uymadığı takdirde azledilmesi gerektiği görüşleriyle perçinlemişlerdir.

 

Bunlara göre "Emir sahipleri”, mealen “bilahare başınıza geçecek olan takva ve ilim sahibi 'tek adamlar'dır” değil; Ehl-i hal ve'l akd/ehli şura/ehli icma ile ümmetin tümü arasındaki geniş alanı kapsamaktadır. İmamın meşruiyeti ehl-i şuraya, (çünkü seçip azleden o) ehl-i şuranın meşruiyeti ise ümmete dayandırılmıştır.

 

Mevdudi, “İmam, meşruiyet kazanmış olan ulu’l-emre uymak zorunluluğundadır” der. Bu mekanizmanın oluşturulma zorunluluğunu imamın meşruiyet maddeleri (adalet, liyakat, emanete riayet gibi) arasında sayar. Bu kurulun (ehli hal ve'l akd) kararlarına riayet edilmediğinde imamın azledileceğini o da zikreder.

 

Mesela Nizamülmülk meşruiyeti “Allah'ın seçmesi(!), babadan oğula miras kalması(!), halka karşı sorumsuzluk(!)” olarak nitelerken; Maverdi “İmam, onu seçimle işbaşına getiren ehl-i hal ve'l akd(halkın temsilcileri) tarafından azledilir” der.

 

İbn Haldun'un Kurtuba Şura Meclisi hakkında yazdıkları çağdaş ulemaya da toplu ictihad pratiği ve icma ile ilgili ufuk sunmuştur.

 

İmam, ehli şura (Ulemadan Umeraya kadar halkın işleri hakkında bilgi ve tecrübe sahibi tüm kesimler) ve Ümmet hiyerarşisinde en güçlü halka yine bu dinamik toplum/ümmettir. Çünkü tümü o toplumdan çıkmaktadır.

 

Bu örnekleri hem kadim ulemadan, hem de çağdaş mütefekkirlerden aktarımlarla çoğaltmak mümkündür. Burada çağdaş sistemlerin talep ettiğinden farklı olmak kaydıyla bir siyasi kültür, bu siyasi kültürün gerektirdiği ilkeler üzere bir kurumsallaşma ve bu kurumsallaşmanın en temelinde yer alan ümmeti oluşturan birey/mümin şahsiyet bulunduğu çok açıktır. Doğal olan da zaten budur. Allah(cc) insana irade bahşetmiş ve bu iradeden de sorumlu kılmışsa eğer bu, hayatın tüm vechelerini kapsamaktadır. Allah(cc) en temelde de insana özgürlük alanlarının korunması sorumluluğunu bahşetmiştir. Bu özgürlük varolmadıkça adaletten de, iyiliği emretmekten de (ki bunu ifade özgürlüğü bağlamında da görmek gerekir) emanetin ehline verilmesinden de, şûra’dan da, rızaya dayalı icma ve biatten de söz etmek mümkün değildir.

 

Modern sistemlerle İslam arasındaki en önemli fark da, İslam’ın bahşettiği bu değerlerle donanmış bireylerden oluşan ümmetin/dinamik toplumun tarihsel rolünü ilkelerin farkında/özümsemiş olarak yaşamasıdır. Bunun için bir ideal İslam toplumu ya da devletini beklemek hem gerçekçi değil, hem de sorumlulukların ertelenmesi anlamına gelmektedir. Hayat eğrileriyle doğrularıyla önümüzde akıp gitmektedir. Adaletin, “emri bil maruf...”un, şura, emanet, ehliyet konularının mücadelesi de bu şartlarda verilecektir. Yoksa bunların İslami bir devlet ve toplum hayatının idealleri olarak sürekli zikredilmesi ve diğer sistemler karşısında bir üstünlük vesilesi olarak nitelenmesinin hiçbir anlamı yoktur.

 

Islah ve ihya konularında, erdemlerin korunmasında, geleceğimizin inşasında, korkularımızın giderilmesinde, yozlaşmaların engellenmesinde, güç ve beka meselelerimizin terbiyesinde, adaletsizliklerin onarılmasında ve alternatif olduğunu iddia ettiğimiz sistemlerin kurulmasında mezkur ilkeler-kavramlar ve bunların gerektirdiği vasatın savunulması olmazsa olmazımız olarak karşımızda durmaktadır.

 

Madem ki Rabbimiz egemenliğin kaynağı ve yeryüzünün halifesi olarak bizleri restmetmiş, o halde O’nun razı olduğu sorumlu-dinamik-özgür bir ümmet olabilmenin yoluna koyulmalıyız.

 

* ”Şura Bilinci ve Dinamik İrade Toplumu Olarak Ümmet” başlıklı yazıdan özetlenerek güncellenmiştir.

https://www.haksozhaber.net/sura-bilinci-ve-dinamik-irade-toplumu-olarak-ummet-32829yy.htm