Vekil köy öğretmenliğim ve Berho Ağa

19.07.2020

Altmışlı, yetmişli yıllarda,  mühendislik çok revaçta bir meslekti. Üniversiteye girip mühendis olmayı çok istiyordum. 1966 yılında, çok istediğim Ziraat Fakültesini kazanamayınca bir süre Urfa’da, yazar Zübeyir Yetik Bey’in şubesini açtığı Türk Ocağı Derneği’ne devam ettim. Ocağın Ankara Müdürü, hemşerim şair Mehmet Akif İnan’dı. Derneğe düzenli olarak her gün gidiyor, burada bulduğum Türk Yurdu dergilerini okuyordum. Bu ara, vekil öğretmenlik yapmak için Urfa İl Milli Eğitim Müdürlüğü’ne müracaat etmiştim. On sekiz yaşına henüz girmediğimden 1966’nın Aralık ayı sonuna kadar bekledim.

 

1967 yılı Ocak ayından itibaren Urfa’nın Viranşehir İlçesine 20 km. uzaklıkta ve anayol üstündeki Kırlık Köyü’ne vekil ilkokul öğretmeni olarak atandım. Bu köyde, 1967 Mayıs ayının sonuna kadar beş ay süren ilkokul öğretmenliği yaptım. Hayatımda ilk defa para kazanıyor, aylık alıyordum. Emekli Sandığı’na bile bağlanmıştım. Çok mutluydum.

 

Bu köyde anılarım çoktur. Okulumuzun beş sınıfında toplam on öğrencim vardı ve hepsini bir tek sınıfın çatısı altında okutuyordum. İki adet son sınıfta olan öğrencim vardı. Onları da Mayıs ayı sonunda mezun ettim. Diplomalarının altında hem öğretmen, hem de okulun müdürü olarak imzam ve resmi mührüm vardır.

 

Ben bu ilkokulun, hem öğretmeni,  hem müdürü ve hem de müstahdemiydim. Bir müddet sonra İbrahim Ağa: “Hoca, okul soğuk oluyor. Soba filan a yok. Köyün odasında soba yanıyor. Çocukları topla, bundan böyle köy odasında ders yap” dedi. Ben de kabul ettim. Zaten öğrencilerin tamamı, ya ağanın kendi çocuğu, ya da kendi oğullarının çocuğuydu. Yani torunlarıydı. Odadaki halıların üstüne oturarak değişik sınıflardan on öğrenciyle ders yapıyordum.

 

Kırlık İlkokulu 1960 yılında açılmıştı. Ancak ben geldiğimde, içinde ders yapılacak olmaktan çoktan çıkmıştı. Öğretmen lojmanını dershaneye çevirmiştim. Kendim, ağanın köy odasında yatıp kalkıyordum.  Köyün tamamı, Ağa İbrahim Aba ’ya ait idi.

 

Ağanın İki büyük oğlu vardı ilk hanımından. İlk hanımının adı Zerük idi. Zerük kürtçe,  sarıca anlamındadır. Benim anamdan yaşça büyüktü ve ben ona Zerük Ana diye hitap ediyordum. Oğullarının adları, İsmail ve Halil idi. İsmail o tarihlerde otuz yaşlarında olup askerden yeni gelmişti. Kaç çocuğu vardı, kız ve oğlan olarak pek hatırlamıyorum ama oğlanlardan ikisi okula geliyordu. Ağanın diğer oğlu Halil, benimle yaşıttı.

 

Üniversiteye başladığımda, ilk okuduğum kitaplardan biri, Doğan Avcıoğlu’nun “Türkiye’nin Düzeni” adlı kitabı idi. Bu kitapta İbrahim Ağanın ismi, Urfa’nın önemli toprak ağalarından biri olarak geçiyordu. Ağanın küçük hanımının adı Şaha idi ve çok güzel bir hanımefendi idi. İbrahim Ağa’nın ondan da yanılmıyorsam iki çocuğu vardı. Biri okula geliyordu.

 

Berho Ağa, Karakeçili Aşireti Ağaları’ndandı. Küçük karısı Şaha Hanım ise İzollu Aşireti’ne mensup idi. Birbirlerine kız alıp verince bu iki aşiret hısım ve dost olmuşlardı.

 

Bizim oralarda İbrahim’e Kürtçe İbo, Arapça Berho derler. İbrahim ağa her ne hikmetse kendisine Berho-el Hacci denilmesinden hoşlanırdı. Hacının oğlu İbrahim demekti bu.

 

Berho Ağa, çok zengin bir toprak ağasıydı. Kırlık Köyü’nün bütün toprakları kendisine aitti. Bu köyden başka daha iki ayrı köyde toprakları vardı. Çok dindar bir insandı. Gerçek bir bey ve ağa idi. Alan Ağa’yı değil ama veren Ağa’yı ilk defa bu köyde görüyordum. Burada gördüğüm gerçek ağa, bizde köy Enstitüsü çıkışlı yazarların köy romanlarında anlattıkları ağa tipine hiç benzemiyordu.

 

Köy Enstitüsü çıkışlı romancıların, ‘Ağa’ tipini çarpıttıkları ortadaydı. “Ağalık, vermekle” idi.  Benim burada gözlerimle gördüğüm ağa, yoksullara hep veriyordu. Ekip biçtiği toprağın öşrünü muhtaçlara dağıtıyordu.

 

Ağanın, Urfa şehir merkezinde; dayalı, döşeli bir evi olmasına rağmen bütün bir ömür, zamanını köyde geçirirdi. Zaman zaman bir ihtiyaç için şehre gidecekse, Urfa’daki evini kullanırdı.

 

Urfa ve civarında arpa hasadı Mayıs, buğday hasadı Haziran ayında yapılırdı. Berho Ağa, hasadını yaptığı buğdayın zekâtını, buğday yığını daha harman yerindeyken esas malından ayırır, kamyonlara doldurduğu tonlarca buğdayı zekât olarak fakir, fukaraya dağıtırdı. Böyle yapmakla ‘Malımı temizliyorum.’ hoca derdi bana. İnancının gereğini tam olarak yapan bir örnek insandı.

 

Ağanın Odası

 

Köyde ağanın odası, büyük ve geniş olup köyün güvenli bir tepesine inşa edilmişti. Misafir Odası, derinliğine uzun olup her iki yakasına halılar ve döşekler serilir, döşeklerin arkalarına duvara dayalı olarak sap yatıkları dizilirdi, oturanların sırtı duvara değmesin diye. Baş tarafta ağanın üstünde oturduğu döşek yanlarında ikişer tane yastık ve önünde divan mangal olurdu. Mangalda kömür közü ve ateşin kenarına sürülmüş kahve cezvesi yer alırdı.

 

Odaya, hemen her akşam yemekten sonra ağa gelirdi. O gelince bütün cemaat aya kalkar, o oturmadan kimse yerine oturmazdı. Cemaate selam verir, cemaat topluca ağanın selamına, selamla mukabele ederdi. Yerine oturduktan sonra odada bulunan herkesle tek tek merhabalaşırdı. Hal ve hatırlarını sorar, onlara dualar ederdi.

 

Odanın bitişiğinde ağanın kendi evi yer alıyordu. Evin arkasına betondan derin bir sarnıç yaptırmıştı. Kendisinin oturduğu evinin ve misafirlerini kabul ettiği odanın damları da betonarme olduğundan kışın yağan yağmur suları, damdan bir oluk vasıtasıyla bu sarnıca akar ve bütün bir yıl boyunca bu sarnıcın suyundan içilirdi. Çay ve kahve bu sarnıcın suyundan yapılırdı.

 

Sabahleyin, ağanın özel olarak görevlendirdiği hocanın okuduğu ezanla birlikte uyanır, hocanın arkasında ben ve Berho Ağa cemaat olup sabah namazını kılardık. Bu olay, odada yatıp kalktığım bütün günler için hep böyle olmuştur. Berho Ağa gelir, bizimle sabah namazına dururdu.

 

Bizim için gün, toplu olarak kılınan sabah namazıyla başlardı.

 

Namazdan sonra ağaya ve dolayısıyla bana özel kahvaltı tepsisi gelirdi. Tepside: sıcak yufka ekmek, tereyağı, bal, taze peynir ve süt olurdu. Ağanın köyde olduğu günlerde çoğunlukla birlikte kahvaltı yapardık. Bu, benim şahsımla birlikte öğretmen olan biri için büyük bir ayrıcalıktı.

 

Akşamları odaya gelen misafirlere ikram edilmek üzere acı kahve yapan bir Arap kahveci vardı. Bu zat da tıpkı köyün hocası gibi özeldi. Sadece ağa ve misafirlerine hizmet ederdi. Hoca ve kahveci maaşlarını ağadan alır, köyün bütün diğer nimetlerinden de istifade ederlerdi.

 

Mırra: Bir Acı Kahvenin Hatırı

 

Arap kahvecinin kahve yapmak için çeşit çeşit dibekleri, kahveyi kaynatmak için boy boy güğümleri, fincanları ve kahve kavurma aletleri vardı. Başlı başına bir iş, bir uğraştır mırra yapmak, kahve kaynatmak, kahve kavurmak.

 

Kahve, çeşitli aşamalardan sonra mırra haline gelince onu küçük cezvelerde divan mangaldaki kömür közüne sürmek, oradan da kulpsuz fincanlarda misafirlere ikram etmek, bir sanattır. Bu usta kahveci, çok nefis mırra yapardı. Mırra, ağızda bir damak tadı vermiyorsa o mırra sayılmazdı. O köyde, Arap kahvecinin yaptığı mırrayı bir daha hiçbir yerde içemedim. O damak tadını bulamadım. Sonradan anladım ki, o Arap kahveci, özel olarak seçilmiş bir kahve ustasıydı.

 

Berho Ağa,  Arapça, Kürtçe ve Türkçeyi mükemmel konuşurdu. Karakeçili Aşireti, bir Türkmen aşireti olmasına rağmen, köyde Kürtçe konuşurlardı. Türkçe şehirde konuşulurdu. Onlara göre Kürtçe, köy dili, Türkçe, şehir diliydi. Berho Ağa her üç dili de çok güzel konuşurdu.

 

Babamın esnaf olması dolayısıyla benim şehirde çat-pat bildiğim Kürtçeyi, burada beş ay boyunca her gün konuşarak öğrendim.

 

Berho Ağa, ağalığında da çok otoriter bir adamdı. Dostu da çoktu düşmanı da. Elinde mavzeriyle adamlar, geceleri ağanın evini nöbetleşe beklerlerdi. Bu silahlı adamlar, bizim can güvenliğimizi sağlardı. Biz de hiçbir korkuya kapılmadan geceleri rahat uyurduk.

 

Güzel havalarda, ikindiye doğru, ağanın evinin önünde oturur, birlikte dama oynardık. Ağa, büyükle büyük, küçükle küçük olur, onların seviyesine inerdi. Bu açıdan çok mütevazıydı. Bana bu oyun sırasında kendinden, geçmişinden söz ederdi. Bir zamanlar çok fakir olduklarını, sonraları bu topraklara kavuştuklarını ve çiftçilikten başka bir gelirlerinin olmadığını ve fakat tarım teknolojisini iyi takip ettiğini, çıkan yeni aletleri alıp toprakta kullandığını anlatırdı.

 

Köyde kalmanın, İslami hayatı daha iyi yaşamaya müsait olduğunu, bu yüzden çok imkânı olduğu halde şehirde oturmadığını anlatırdı. İslami bir mecmua olan Hilal Dergisi’ni ilk defa ağanın köy odasında görmüştüm ve her ay düzenli olarak bu mecmua köye gelirdi. Derginin sahibi hemşerimiz Salih Özcan’dı. Bu derginin yazı işleri müdürlüğünü, bir süre Mehmet Akif İnan yapmıştı.

 

Bir gün ikindi suları, evin önünde karşılıklı dama oynuyoruz. Ağaya sordum; İbrahim amca dedim. Bana neden bu kadar değer veriyorsun? Oğlum dedi. Bunun tabii ki bir sebebi var. Sen ehli salasın. Namaz kılıyorsun beş vakit. Bizim bu okul, 1960’ta açıldı. O tarihten bu güne birkaç öğretmen geldi köyümüze. İlk defa namaz kılan bir öğretmenle karşılaştım. “Bu yüzden oğul.” dedi.

 

İbrahim Ağa’nın dindarlığı ve hissiyatı karşısında bir hayli duygulanmıştım.