Virüsler gezinir mülteci kalbimde!

14.03.2020

1999 yılı Temmuz sonlarında bir sabah, Akçakoca’dan Düzce’ye doğru direksiyon sallarken fındık sezonu nedeniyle bölgemize intikal etmiş mevsimlik işçilerin çoluk çocuk yaklaşık iki ay kalacakları derme çatma çadırları kurmaya çalıştıklarını görünce içim burkulmuş ve “Aman Allah’ım insanlar nasıl da zor şartlarda yaşıyorlar, sana şükürler olsun biz böyle değiliz, şüphesiz özerklik tanıdığın akıllı, zengin  ve medeni kullarınız” şeklindeki duygularla şükranlarımı sunduğumu hatırlarım.

 

Aradan bir ay geçmeden 17 Ağustos depremiyle yüzleştik ve kısa bir süre sonra da Düzce sarsıntısı. Vazgeçtim derme çatma çadırından, o günlerde başını altına sokup uyuyabilecekleri bir tente bulabilenler dahi çok şanslı sayılıyordu. Üstelik evleri hasar görmemiş olsa bile  ‘o korku’ yuvalarının yanına dahi yaklaşmaktan onları alıkoyuyordu, beni de. Akçakoca yolunda görüp ‘vah vah’ çektiğimiz mevsimlik işçilerin imkan ve huzuruna sahip olabilmek için bir çok şeyi feda edebilirdik o felaket günlerinde. Yuvaları, düzenleri bozulan birçok hemşerimiz çözümü ülkemizin başka bölgelerine göç etmekte buldu o demler.  Kalanlarsa uzun süre ve üstelik kış şartlarında çadırlarda yaşamaya devam ettiler.

 

Depremler gibi, savaşlar da büyük insani felaketlerdir. Doğal dediğimiz afetler bir süreliğine büyük yıkımlar yaratırlar ve gelip geçerler. Bilimsel olgular ışığında çeşitli önlemler almak mümkündür, bir dahaki kez daha az hasarla atlatabilmek adına.  Ama ölümcül uzun savaşlar farklıdır, Suriye’de olduğu gibi. Önce parası olan tüccar ve eşraf kaçar, geleceğini ve neslini güvence almak kaygısıyla. Sonra esnaf ve sıradan halk, yaşamlarını sürdürebilmek arzusuyla. Evlerini ve işyerlerini terk edip dünyanın hiç bilmedikleri yerlerine dağılırlar, sadece bir yudum hayat umuduyla. Bizler onlara mülteci, sığınmacı, bize benzemeyen ötekiler, farklı diller konuşan yabancılar, vatanını terk etmiş zavallılar vs. der ve aşağılarız, sevmeyiz ve hor görürüz çoğu zaman.  Ya bir gün bilinmedik ölümcül bir tehdit tıpkı onlar gibi hepimizi göçebe olmak zorunda bırakırsa?

 

Mesela Corona; her yeri sarar ve büyük bir yaşamsal riske dönüşürse hamasi nutuklar atmanın bir faydası olacak mıdır?  Tehditkar ifadelerle racon kesildiğinde, virüs yaptığı işten vazgeçecek midir? Kararlılıkla ve ısrarla büyük kitleleri enfekte etmeye devam ederse yığınladığımız döviz balyalarından birazını, gerekirse hepsini sunmamız Corona babayı bu işten caydırabilir mi acep? Yada en iyi çözüm kendimizi ve nesillerimizi  korumak adına daha temiz bölgelere göç etmek olabilir mi? O duruda gittiğimiz yerlerde bizler de göçebe-mülteci olmaz mıyız? Oradaki insanların bize nasıl davranmasını isteriz acep? Ya bu sinsi virüs tüm dünyada yayıldıkça yayılır ve dünya nüfusunun yarısından çoğu yer değiştirmek zorunda kalırsa?

 

Modern dönem ulus devletleri düzen ve sınırlarını tarihsel tecrübeyi yok sayarak öylesine mutlak olgularmışçasına belirlemiş durumdalar ki, işte bu mevcut medeniyetlerinin sonunu da getirebilecek bir yanılgıdır. Ölüm korkusu ve yaşamak dürtüsü çok güçlü motivasyonlardır, en modern ve medeni sanılan çağda bile alır insanlık tarihini en başa döndürebilir, çırılçıplak! Kavimler ötesi göçler…

 

Hiç görmediğimiz, bilmediğimiz, anlayamadığımız ve bu nedenle çözüm de bulamadığımız bir ‘korku virüsü’ tüm dünya düzenini bir anda altüst edebiliyor. Ne yönetici ne teba, ne zengin ne fakir, ne bilgin ne cahil, ne medeni ne ilkel ayırt etmeksizin hepimizin ortak tehdidi haline gelebiliyor.  Bu, yeryüzünde insanoğlunun yaptığı haksızlık ve adaletsizlikler nedeniyle ilahi adalet gereği maruz kaldığımız bir musibet mi, yoksa bilmem ne laboratuarlarında üretilmiş biyolojik bir savaş aygıtı mı, ya da doğanın kendi kendine ürettiği doğal seleksiyon araçlarından biri midir tam olarak çözemedim amma, kısa zamanda tedavisi bulunamazsa tüm yaşam tarzımızı yeniden düzenlememizi gerektirecek ölçüde büyük bir tarihsel kırılma ve değişim sebebi olabilir.

 

Ben çok şey bilmiyorum hiçbir konuda, ancak tek bildiğim bu dünyada tüm tarihi boyunca bütün canlıların bir şekilde göçücü göçmenler olduğudur; oradan şuraya, buradan oraya ve en nihayetinde ölüme! Ecel denilen şeyin çok farklı müsebbipleri olsa da, toplu ölümler ve nedenleri korkutur insanları. Hemen yanı başımızda İran ve Rusya işbirliğiyle yüz binleri katledip, milyonlarca insanı yerinden yurdundan eden ölümcül Esed virüsüne karşı sesini çıkartmayanların, çok daha az riskli -ancak kendilerini de kapsayabilecek- bir tehlike söz konusu olduğunda içine düştükleri panik doğrusu beni çok şaşırtıyor.

 

Biz bu oyuna başlarken sonunda ölüm olduğunu biliyorduk.  Corona olmaz horona olur. Önemli olan ölüme dimdik, hesap gününe hazırlıklı gitmektir (inananlar için); yeryüzünde adalet ve hakkı tesis etmek isteyen temiz insanlar olarak.  Dolayısıyla hiçbir virüs korkutamaz bizi, zulüm ve zalimlerle mücadeleden vazgeçmek dışında. Yeni bir dünya kurulsa da hak ve adalet ehli orada mutlaka yerini alır.

 

Ölüm bize ne uzak bize ne yakın ölüm
Ölümsüzlüğü tattık bize ne yapsın ölüm

 

Selam ve esenlikler…