Yargı paketi OHAL mağduriyetlerini kapsamayınca

21.01.2020

İkinci yargı paketi de yolda. Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’ün açıklamalarına da yansıdığı üzere iki paket söz konusu. Biri infaz paketi, diğeri yargı strateji belgesi. Dikkatimi çeken bölümlerden biri olan “Hasta, yaşlı ve hamilelere yönelik bir düzenleme ya da infazın ertelenmesi” kanımca paketin hassas bölümlerinden.

Lakin devlete karşı işlenen suçlar, örgüt davalarından aynı durumda olanlar için uygulamada neler getireceği muamma olmayı sürdürüyor. Tabii diğer geniş çaplı mağduriyetlerle de ilgili olarak aynı durum geçerli.

Mesela Elif Tuğral, Euronews’e haber olması sayesinde haberdar olduğumuz hamile hükümlülerden biri. FETÖ davasında “örgüt üyeliği”nden hüküm giymiş. Eşi yaşadıkları dramı bir video eşliğinde anlatmakta. Elif hanımın örgüt üyeliğine delil olan hususlar ülkenin içinde bulunduğu yargı travmasını özetler mahiyette. Bir kurumda sigortalı olarak çalışmak ve maaşının Bank Asya'dan ödenmesi dışında bir sebep olmaksızın "terör örgütü..."nden hüküm giymiş! 5275 sayılı yasanın sağladığı imkanlara rağmen tutukluluğu devam etmekte. Hamile kadınların tutuksuz yargılanması ve hükmün 6 ay-1 yıl arası ertelenmesi ya da avukatının itirazları akibeti değiştirmemiş. İşte mesela adli hükümlüler bir yana, Elif Tuğral’ların durumu ne olacak tam olarak belli değil.   

Acaba siyasi irade bu konularda “zararın neresinden dönülse kardır” mantığını işletir mi? Otoriterliğin ve hukuka müdahalelerin -hatta Fetö’cülüğü yargı kararıyla tescil edilmemiş hakim savcılar için bile en üst perdeden ithamlar, talimatlar havada uçuşurken- irtifa kazandığı bu süreçte pek mümkün gözükmüyor.

Öte yandan -rakamlar kısmen güncellenmekle birlikte- OHAL komisyonuna 127 bin civarı müracaatın 84 bin kadarı reddolundu, 35 bin kadarının incelenmesi devam ediyor, 92 bin kadar sonuçlanan başvurudan 8 bin küsuru ancak kabul edildi. Yani tam bir umutsuzluk ve vahamet tablosuyla karşı karşıyayız.

Komisyonun idari yargının yerine ikame edilip bir nevi hukuksuzlukları yasal kılmada araçsallaştırılması; kurum kanaatinin mahkeme kararlarından bile üstte olduğuna dair perspektifin bugüne dek korunması; itiraz yollarının tıkalı olması; mahkeme kararı olmaksızın verilen ihraç kararları ve telafilerinin hala imkan dahilinde görülememesi, bu iklimin yarattığı iddialara konu olan FETÖ borsası konusu ve imtiyazlı olanlarla normal vatandaşların hukuksuzlukta bile eşitlenememiş olması hem yozlaşma iklimini koyulaştırdı, hem de travmaları daha da artırdı.

İmzasız ihbar mektuplarına eklenen sahte ihbarlar, itirafçılık ve gizli tanık konuları da meseleleri daha da içinden çıkılmaz hale getirdi. Dahası “örgütün kapsamı”, “suçun tanımı” ve bilahare delillerin siyasi kriterlerle oluşması. Bir zamanlar suç olmayan eylem ve legal olan kurumlarla ilişkilerin geriye dönük illegalize edilmesi; yani örgüt ve suç tanımının sorunlu olması, hakeza milat meselesi. Keyfi tutuklamalar, keyfi, sorunlu iddianame ve kararlar da cabası.

Bir yanda, ihraçlara maruz kaldıkları için özlük ve emeklilik haklarından mahrum, SGK hakları ellerinden alındığı için ücretli sağlık hizmeti almaya zorlanan, özelde de iş bulabilme imkanları zorlaştırılan, kendileri yüzünden akrabalarının da güvenlik soruşturmalarına takılmak durumunda kaldığı insanlar; diğer yanda komisyona yaptıkları itirazlarına rağmen, ihraç edildikleri kurumların ilk verdikleri kararların arkasında durma temayülü gösterdikleri için (ve mağdurlar cephesinde artık gittikçe sağlamlaşan bir kanaatın uzantısı olarak torpilleri olmadığından da ötürü) ancak sınırlı sayıda kişiye nasip olan hak teslimi; girdabı daha da içinden çıkılmaz bir hale sokmakta.

Hukuki forma büründürülmüş haksız siyasi kriterler ve ihraçlar yanında çalışma hakkı gaspı, emeklilik sorunu, pasaport, mülkiyet edinme, şahitliğin kabul görmemesi, bankalardaki kredi vb. haklarının kısıtlanması, tedavi-sağlık konularında yaşanan sıkıntıların sonucu yaşanan psikolojik ve sosyal travmalar! O yüzden resmen vatandaşlık haklarının önemli bir kısmından yararlanamayan KHK’lıların kendileri için kullandıkları “Sosyal ölüm” ya da “Sivil ölüm” tabirleri örgüt metinlerinden kotarma sloganlar falan değil; vatandaşı oldukları(!) bir ülkede açlığa ve esarete mahkum edilmiş olmalarından kaynaklı.

Öte yandan “darbe girişiminde yer aldıkları yargı kararlarıyla tespit edilip müebbet alan darbeciler”in birinci derecede yakınları,“suçun şahsiliği” ilkesi gereği süreçten etkilenmez ve yüksek bürokrasiye atanabilirken (danışman, müsteşar, rektör, YÖK mensubu, akademisyen olarak) diğer yandan savunmaları dahi alınmadan, kurum kanaati (ve devletin tasarruf yetkisi) mottosu ardına sığınılarak ihraç edilen ya da evrensel hukuk normlarında karşılığı olmayan “irtibat ve iltisak” iddiası ile uzun tutukluluklara maruz kaldıktan sonra “örgüt üyeliği” ya da “örgüt üyesi olmamakla birlikte...” denilerek haklarında hükümler verilen insanların varlığı sürece ilişkin muammaları ve umutsuzluğu derinleştirmektedir. Dahası, aynı “suçun şahsiliği” ilkesinin bu insanların birinci ve ikinci derece akrabaları için geçerli olmaması. Bütün bu örnekler maalesef yüzlerle ya da binlerle sınırlı kalmadı, onbinleri, hatta yüzbinleri buldu. Ailelerle birlikte milyonlarla ifade edilen bir sosyoloji olan bitenden şu ya da bu şekilde etkilendi. Kimileri yargının kırbacına, kimileri de psikolojik, ekonomik ve sosyal travmalara maruz kaldılar.

Bunlara bir de -tarihin ancak darbe dönemlerinde görülebilecek- iddianamelerdeki garabet ifadeler eklendi: “Adeta örgüt üyesi!”; “suç unsuruna rastlanmasa da ileride mutlaka silahlı mücadele yapacağı için terör örgütü sayılması”; “halkın teveccühüne yön vermeye çalışmak”; “sübliminal mesaj vermek”; “algı oluşturmak” gibi.

Bütün bu tablonun ardından sorulacak soru şu: Yeni Yargı Reformu Paketi’nde OHAL KHK’larının doğrudan yargıya açılmasına ilişkin bir düzenleme var mı? Ya da şöyle soralım; yargı reformunun zamanlamasında bunun söz konusu olabileceği siyasal bir sinerji mevcut mu! Mağdurlar ve ailelerinin bu meyanda umutlanmalarına vesile olacak işaretler var mı?

Bir başka soru şu: “Masumiyet karinesi”nin yargılama aşamasında da ihlal edildiği, şüpheli/sanığın işlediği iddia edilen suçları iddia makamı kanıtlaması gerekirken, bu temel hukuk ilkesinin işletilmediği ve sanıkların masumiyetlerini ispat etmek zorunda bırakıldığı; suçlu olduğunu kabul etmeyenlerin birçoğuna, “suçunu/suçluluğunu gizleme”, “inkâr etme” veya “örgütsel davranış sergilemek” ile itham edilebildikleri hukuk trajedilerinin tashih ve onarımı yapılabilecek mi? Ya bebekli-çocuklu kadınlara ev hapsi, elektronik kelepçe gibi konular?

KHK’lıların en bilinen sloganı “Af Değil Adalet İstiyoruz.” Lakin görünen o ki yargı üzerindeki vesayet ortadan kaldırılmadıkça, KHK’lılara ve “devlete karşı işlenen suçlar” kapsamında yer alan kararlara ilişkin, süreçteki hukuk keşmekeşinin getirdiği kaosu ve hak ihlallerini giderici yeni ve ivedi düzenlemeler ortaya konmadıkça, yargı paketi kamuoyu tarafından kadük olarak algılanacak ve umutların başka baharlara kalmasına sebebiyet verecektir. Acaba siyasi irade bu insanların sayılarını aileleri ve çevreleriyle birlikte çarptığında çıkan sonucun seçimleri nasıl etkileyebileceğini hesap etmekten hala imtina edecek midir?

Cumhurbaşkanı Erdoğan, aylar önce AB Konseyi, Venedik Komisyonu ve AİHM’e vurgu yaptığı bir konuşmasında “dostlar alışverişte görsün” diye yapılıyormuş gibi algılanmasından alınganlık hissettiğini izhar etmiş ve reformların “toplumun ihtiyacı olduğu için…” yapıldığının altını çizmişti. O halde ya “toplum” tanımında ya da “ihtiyaç duyan” kesimleri tanımlamada sorun var!

Peki realitede “adalete ulaşım hakkı” marazlı ise, teoride kurumları referans gösterip “adil yargılanma hakkı”ndan dem vurmak inandırıcı olur mu? Daha önemlisi sorunları çözer mi?