Yazsan olmuyor, yazmasan olmaz!

22.09.2020

Bizlerin kafası da en az yurdum insanı ortalaması kadar karışık. Acaba mevcut iktidarın özellikle yeni Cumhurbaşkanlığı sistemiyle birlikte denetimsiz bir şekilde rahatlıkla uygulayabildiği yanlış politikalar nedeniyle her alanda baş gösteren çöküntüleri dile getiren bir yazı kaleme alsam mı diye düşünüyorum. Sonra oturuyorum bilgisayarın başına ve ‘’tamam sağlam argümanlara dayanarak yazacağım bu yazı ya akıllarını başlarına getirip işi düzeltmelerine vesile olur, ya da yanlışlarında ısrar ederlerse, millet nasıl iktidara getirmişse aynı şekilde indirmesini bilir’’ duygusuyla klavyenin tuşlarını dövmeye başlıyorum. Yazının yarısına gelemeden kapıldığım umarsızca bir yoksunluk duygusunun yol açtığı umutsuzlukla ‘’bugüne değin benzer çok şeyler yazdın, ne oldu neyi değiştirebilmeyi başardın ey fani ve biçare adam’’ diye bu kez kendimle dövüşüyor ve çoğunlukla yazıları yarıda bırakıp -dikkat zararlıdır- peş peşe tütün tüttürmeye veriyorum kendimi; biraz da müzik tabi, eski-yeni en sevdiklerimden.

 

Sonra aklıma ilk olarak neden ve ne zaman yazmaya başladığım geliyor. Kahveme bilgim dışında katılmış başka bir şeyler var mı bilmiyorum ama bu denli gerilere gitmek anlamsız bir yönelim, açık.

 

Yoksa yaşlanmaya yüz tutmuş bir beynin kendisini diri tutma uğraşının bilincimize hükmederek ‘’hadi ama, vazgeçme, neler yaptın ve halen yapabilirsin’’ gibisinden hatıralar üzerinden gaz vererek yeltendiği lüzumsuz bir içsel darbe girişimi mi?  

 

Dönemin ruhu nedeniyle henüz çocuk yıllarda çok hoşlandığım kız arkadaşıma kendisine açıkça duygularımı söyleyememek nedeniyle misk ü amber kokulu kağıt üzerine çok değer verdiğim dolma kalemimle yazdığım ilan-ı aşk mektubunu, dünyayı değiştireceğini vehmettiğim bir yazıyı ‘’tamamlamamaya’’ karar verdiğim bir anda bu ilginç et parçasının -beyin- çeşitli hücrelerinden sadır olan salgılar ne amaçla tutup gözlerimin önüne getiriyor? Acaip valla…

 

Her sabah kalktığımda uykusaklığımı gidersin için yudumladığım kahvem bugün hakikaten baş döndürücü bir şekilde tüm benliğimi ele geçiriyor. Yok, kesin dış mihraklar ve içerideki iş birlikçileri, hatta yerli ve milli olmayan tüm kesimler el ele vererek bana kast etmişler.

 

Zamanında her türlü desteği vererek ve samimiyetlerine inanarak meydanlarda ve tüm platformlarda her türlü fedakarlığı göze alarak kavgasını verdiğimiz bir parti ve liderinin bu krediyi sonuna kadar sömürerek ülkemizi hiçbir şekilde kabul etmemiz mümkün olmayan bir mecra ve maceraya sürükledikleri, tüm iyi niyetli tavsiye ve eleştirileri görmezden gelerek yollarına muhteşem bir kibir ve güç sarhoşluğuyla devam etme kararlılıklarını izhar ettikleri bir dönemde bu beyin denilen organ hafızamı ifsat etmeye devam ediyor ve ilk yazım hatıratlarıma yeniden geri döndürüyor. Belki de profesyonel bir yardıma ihtiyacım var, baş edemiyorum zira kafadan çıkarıldıktan sonra -mesela kuzulardan- salatasını yemek pek de hoş olan bu et parçasıyla.

 

Yukarıda bahsettiğim -14 Yaşında- çok aşık olduğum kızın mektuplarıma cevap vermemesi aslında beni siyasi alana itti. Yıl 1980’di,  ülkemde bir darbe yapılmış ve bazı dayılarım, yaşı benden büyük kimi teyze ve amca çocukları hariç tanıdığım herkes bu durumdan memnun gibi görünüyordu. Lisedeki öğretmenlerimizin çoğunluk kısmı da aynı şekilde tavır göstermekteydi. O zamanki algı ve zeka dünyam bana darbenin doğru sonuçlar doğurması mümkünse   meşru bir şey olabileceğini fısıldadı. Yapılan darbenin kötü, yanlış ve bir çok hukuksuzluğa neden olduğu yönünde eleştiriler başlayınca durumdan vazife çıkararak ülkede daha doğru bir darbenin yapılabilmesinin mümkün olduğu düşüncesiyle 15 yaşında birkaç yakın arkadaşımla kendi aramızda bir cunta kurduk ve kurulun tüm basın bildirilerini ben yazmaya başladım. Yoldaşlarım Aykut, Metin, Çetin, Cüneyt, Selim ve Gazanfer bildirilerimi çok değerli buluyorlar ve hatta Kenan Evren riyasetindeki darbeci heyetin yaptığı açıklamalardan daha iyi olduğunu söylüyorlardı.

 

‘’Yüce Türkiye Yüksek Devrim Komuta Konseyi (YTYDKK) adına muhtemelen 6-7 bildiriye bizatihi imza atmışlığım vardır. Ancak yaz tatili gelip dağıldığımızda ve sonraki yıl bir kaçımızın sınıfta kalması ya da okul değiştirmesi nedeniyle bir araya gelememek nedeniyle Türkiye’nin kaderini değiştirmesi mümkün olan bu girişim akamete uğradı. Ancak halen bu hareketin engellenmesinin arkasında bazı dış odakların olduğu hususu benim ve ilgili arkadaşların zihninde çözülemeyen bir soru işareti olarak o zamandan bu yana yerini korumaktadır.

 

Hatta o yıllarda bir gün Cüneyt bana demişti ki; ‘’Reis, bizi bu Gazanfer sattı… Bakma, yok öğretmen annemin tayini çıktı, o yüzden Samsun’a gitmek zorunda kaldık demesine filan. Adam bildiğin KGB’ye çalışıyordu.’’ Gerçi Cüneyt’in sınıfta kalması ve okul saatlerimizin değişmesi neticesinde artık eskisi gibi görüşemiyorduk ama, onun hiçbir zaman CIA’ya çalışabileceğini aklıma bile getirmemiştim. Ta ki, üniversiteyi bitirdikten birkaç yıl sonra ABD kökenli Philip Morris (SA) şirketinin yerel bir sigara pazarlamacısı olarak işe başlamasına kadar. Bu arada Aykut’un ‘’ben ille de ABD’de yaşayacağım’’ ısrarıyla ülkeyi terk etmesi, orada çeşitli benzinliklerde çalıştıktan sonra bir İtalyan’la ortak restoran açıp kıt kanaat geçinmesi de son derece ilgi çekici ve büyük olasılıkla cuntamıza yaptığı ihaneti perdelemek adına yöneldiği bir tiyatroydu. Bilemiyorum yani.

 

Böylesi büyük tarihsel kırılım dönemlerinde başladı yazın hikayem. Sonrasında legal yollara saptık ama, bir türlü başaramadık işte 15-16 yaşlarımızda kurduğumuz hayallere yaraşır bir ülke tesis etmeyi.

 

Şaka, espri, ironi bir yana; her şey bitti ve elimde sadece o dönemlerde edindiğim yazmanın gücü kaldı. Millete ulaşmamızı sağlayacak geniş iletişim kanallarının çeşitli kutupsal vesayet merkezlerince kontrol altına alındığı bir dönemde artık bunun da bir önemi kalmış mıdır emin değilim. Sonuçta yazsam da olmuyor, yazmasam da.

 

Ah zavallı beynim, nereye sürüklüyorsun beni?

 

Selam ve esenlikler…