Yeni bir çözüm süreci… Hemen şimdi!

28.12.2020

“Kan dondurucu” diye bir deyim var. İnsanın anlamakta güçlük çektiği, dehşete kapıldığı, tüylerinin diken diken olduğu, nutkunun tutulduğu, diyecek söz bulamadığı korkunç durumlar karşısında söylenir. Aslında kanın donduğu falan yok. Olayın vahametini anlatacak başka bir söz bulamadığımız için dilde böyle mecazi tanımlamalara ihtiyaç duyarız.

 

Her mecazın altında bir hakikat var demiş dilbilimciler. Zaten mecaz, aşmak, ötesine geçmek demektir. Yani temelindeki hakikati aşarak daha soyut başka bir anlam dünyasına ulaşmak. Daha etkilidir ayrıca. Bu açıdan dil zaten mecazdır. Konumuz bu değil tabi. Urfa’da yaşanan cinayet mi, katliam mı, dehşet mi, vahşet mi, barbarlık mı… olduğunu bir türlü anlayamadığım olay karşısındaki ruh halimi anlatmak için dilin imkanlarını zorlayarak etkili bir mecaz aradım durdum kaç gündür. Bula bula “kanım dondu”yu buldum. Sonra gördüm ki aslında ben mecazın imkanını tüketmiş ve hakikatin çıplak duvarına dayanmışım.

 

Kanım gerçekten dondu. Dilim tutuldu. Kaç gündür etkisinden kurtulamıyorum. Asfaltın üzerinde beş kişinin cenazesi serilmiş öylece. Başlarında kadınlı erkekli bir grup. Biri yerde can çekişirken bir daha sıkıyorlar. Sonra arabaya binip gidiyorlar. O kadar basit. Ne kanları dondu, ne nutukları tutuldu, ne de paniklediler. Hani derler ya katili kan tutar diye. Kan da tutmamış besbelli. Yere serilmiş cenazelerden biri saçları kınalı bir kadın. İliklerime kadar sarsıldım. Kan bürümüş gözlerini dedim. Bir kadını öldürecek kadar kini nasıl biriktirdiniz, hangi gerekçeyle?... Dilin imkanları tükendiği gibi duyguların sınırları da aşılmış bir haldeyim. Bu halde iken çaresiz, alimlere, seydalara, melalara, şeyhlere, kanaat önderlerine neredesiniz diye seslendim, kalmışlarsa tabi, onların da imkanlarının sınırlarını aşan bir durum olduğunu bildiğim halde. Sonra sesimin bir aksi seda olarak yine bana döndüğünü fark ettim.

 

Yarım yüzyılı aşkın ömrümde bu tür olayları duyarım. Yıkılan evlere, sönen ocaklara, yetim kalan çocuklara, dul kalan kadınlara…evlat acısı çeken belleri bükük, kanatları kırık ebeveynlere, göç göç olup bilinmedik diyarlara kaçanlara, atalarının mezarlarını geride bırakanlara, baykuşların tünediği harabelere, sahipsiz kaldıkları için kurda kuşa yem olan sürülere, uğruna vahşet destanları yazılan ıssız arazilere tanık oldum. Hem de çok. O kadar çok ki dilin imkanı, mecazın mecali anlatmaya yetmiyor, Urfa’da yaşanan bu olay karşısında yetmediği gibi.

 

Devlet başta olmak üzere toplumumuzun diğer kesimleri Kürtlerin içine düştükleri bu dehşeti kenarda durup umursamaz bir şekilde izleyemezler diye düşünüyorum. Serengetide bir aslanın muhteşem bir çeviklikle rüzgar gibi uçan ceylanı havada kapmasını hayranlıkla karışık bir hayretle izler gibi ağızları açıkta seyredemezler, ne yapacaklarını bilemedikleri içindir bu sessizlik diyorum. Çünkü bir toplumun bu şekilde kendini tüketmesi vicdanların sınırlarını da zorlamalı diyorum.   

 

Bir çözüm bulunmalı, bu Kürt sorununa bir çare aranmalı, yeni bir çözüm süreci başlatılmalı, hemen şimdi diyorum. Yeniden bir akil adamlar heyeti oluşturulmalı, sizin bin yıllık kader ortağınız, asker arkadaşınız, kız alıp verdiğiniz, beraber türkü çığırdığınız, halay tuttuğunuz, oturup kahvesini, çayını içtiğiniz, yemeğini yediğiniz Kürtleri bu halde tükenişe terk etmek sizin vicdanınızı sızlatmalı. Bu Kürt sorununa bir çözüm…