Yeni bir Türkiye gerçekten mümkün müdür?

06.10.2020

2002 yılı şartlarında iktidara gelen AK Parti döneminde gerçekleştirilen demokratik ve iktisadi reformları vurgulamak üzere bir aralar sıkça kullandığımız önemli bir sıfat tamlamasıydı ‘’Yeni Türkiye’’ . Uzunca yıllar peşinden koştuğumuz  hakiki demokrasi ve gelişmiş ekonomi  ideal ve hedeflerimiz artık tek tek hayatiyet buluyor, geçmişte şikayetçi olduğumuz ne kadar anti demokratik uygulama varsa, artık tarihin karanlık sayfalarına gömülmeye yüz tutuyordu. Kişi başına düşen milli gelirimiz ve buna bağlı olarak refah seviyemiz yükseliyor, ülkemiz siyasi atmosferini uzunca yıllardır hegemonyasına alan sivil-askeri bürokratik vesayet sistemi etkisi yitiriyor ve yerine Doğu ve Batı arasında tarihsel şanına uygun bir şekilde köprü vazifesi görebilecek özgür, müreffeh, hukukun bağımsızlığı ilkesini kendisine şiar edinmiş ve daha ileri demokrasi hedefleri taşıyan, üstelik  yakın coğrafya ve ötesinde uluslararası toplum nezdinde itibarı her geçen gün artan ve despotik yönetimler altında yaşamak zorunda kalan yoksun halkların idealize ederek örnek aldığı yeni bir Türkiye doğuyordu.

 

Azimliydik, heyecanlıydık ve açıkçası bunun için çok istekliydik. 70’li yıllardan bu yana ülkemizde yaşanan siyasi gelişmeleri yakından takip eden bizim kuşak için bu olumlu ve umut vaat eden dönüşümlere  tanık olmak muhteşemdi.  Diğer yandan her türlü zorluk ve engelleme çabalarına rağmen bu değişim iradesini gösteren bir hareketin küçük de olsa bir öğesi sıfatıyla içinde yer almak ayrıca mutluluk vericiydi ve ‘’Yeni Türkiye’’yi adım adım bizler kuruyorduk işte.

 

Derken bir şeyler ters gitti ve 2013 yılından itibaren beklenmeyen, istenmedik,  tatsız olaylar dizisiyle karşılaştık. Türkiye’nin AK Parti döneminde kaydettiği baş döndürücü atılımlar ve coğrafyadaki etkisinin giderek ivme kazanması ve yumuşak gücünün artmasından rahatsızlık duyan odakların hunharca girişimleri olarak değerlendirdiğimiz bir sürecin ardından Erdoğan cumhurbaşkanı,  Davutoğlu ise başbakan olarak karşımıza çıktı. Girdiği son seçimlerde partisini % 49.5 gibi yüksek bir başarıya taşıyan Başbakan Davutoğlu’nun dinamik, analitik ve idealist tavrı tüm sıkıntı ve olumsuzluklara rağmen geniş kitlelerin yeni ve özgür Türkiye ümitlerini beslemeye devam ediyordu ki, 2016 yılının Mayıs ayında AK Partiyi, daha doğrusu iktidarda olmanın sağladığı gizli-açık hazineleri ele geçirmeye kararlı bir öbek harekete geçti. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı da ikna ederek ve onun riyasetinde gerçekleştirilen bir darbe ile Başbakan Davutoğlu alaşağı edildi ve yerine bu ekibin kısmen mutemet kabul ettiği Sayın Binali Yıldırım getirildi. Bu ‘’darbe’’ nedeniyle parti içinde ve kamuoyunda yaşanacak olası kırılma ve infiallerin tam olarak tartışılıp siyasi faturasının ortaya çıkmasına esasen meşum 15 Temmuz darbe girişimi neden oldu.

 

İşte bu tarihten (15 Temmuz 2016) sonra başta Cumhurbaşkanlığı Hükümet sistemi olmak üzere ‘’yeni’’ diye önümüze sürülen hiçbir şeyin bizleri heyecanlandırması bir yana, geleceğe ilişkin demokrasi, özgürlük ve ekonomik refah kaygılarımızı artırmak dışında fonksiyonu olmadı. Büyük kitlerin (partilerin) iradesini sırf iktidarda kalabilmek için gerekli %50+1’i sağlayabilmek adına neredeyse marjinalliğe hüküm giymiş grupların oyuncağı haline getirmek nasıl bir yenilik ve ilerleme sayılabilir?  Yasama, yargı ve yürütmenin tek başına bir irade ve ona etki eden çevre etrafında kümeleşmesinden ortaya nasıl bir ileri demokrasi çıkabilir? İktidar gücü gölgesinde kamu kaynaklarının cömertçe kullanılmasıyla oluşturulan tek taraflı bir medya düzeninden nasıl bir etik, ahlak ve medeniyet tasavvuru doğar? Kendilerini nemalandıracak şekilde çerçevesini belirledikleri siyasi söylem alanına tüm ülkeyi mahkum etmeye çalışmanın,  bunun dışında düşünce ve söylem geliştiren geniş muhalif kesimleri kolaylıkla yaftalayıp kriminalize etmek suretiyle baskılama yöntemlerinin nesi yeni ve ülkemize hayrı nedir?

 

Geldiğimiz günde özellikle yol açtığı iktisadi depremler de göz önünde bulundurulduğunda bu sorgulamalara sayıları her geçen gün artan şekilde girişen milyonlarca memleket insanı vardır. AK Parti’yi kurarken bizlerin hedefi  her ne olursa olsun Erdoğan ve yakınlarının  ilanihaye devlet organını ve kaynaklarını diledikleri gibi kullanabilecekleri bir düzen değildi. Davamız ise basit dünyevi iktidar kavgalarının ötesinde ülkemize, coğrafyamıza ve tüm dünyaya sahip olduğumuz medeniyet kodlarının ışığında barış, özgürlük ve adaletin mümkün olabileceğini gösterip, örneklik sergileyebilmekti. Son derece parlak ve yetkin kadrolarıyla bir zamanlar AK Parti ve Erdoğan’ın  bu istek ve gücü vardı ve bizlerin desteği de sonsuzdu. Bir çok şeyler yaşandı ve önce Erdoğan’ın nitelikli yol arkadaşları trenden bir bir itildiler. Ardından yaptığı tercihlerle Erdoğan pek de sağlıklı görülmeyen ve bizlerin hayal ve ümit ettiği ‘’Yeni Türkiye’’ vizyonundan epeyce uzak bir sistem inşa etti ve bu durumdan memnun bir görüntü veriyor.

 

Bizler ise bir zamanlar oldukça yakınına eriştiğimiz ‘’Yeni Türkiye’’ umudumuzu hiç kaybetmiyor ve bir dava uğruna yola çıktığımız kişileri ‘’davanın bizzat kendisi’’ haline getirmemeye yeminli olarak ilkelerimiz doğrultusunda yolumuzda yürümeye devam ediyoruz.  Kimse merak etmesin, tevhit ve adalet üzere yoğrulmuş bu topraklar insanını hiçbir dönem uzunca süre seçeneksiz ve yoksun bırakmamıştır. Evet, her koşulda çok daha ileri ve yeni bir Türkiye mümkündür.

 

Selam ve esenlikler…